2011-09-16

Bayram


Ramazani atlattik neyse, bayrami bile atlatali cok oldu ya, gec olsun da guc olmasin diyelim. Hem bu yaziyla, tadi damagimizda kalan bayram gunlerini animsar, icimizi hafifletiriz gene, degil mi ama?

Seker Bayramina burada Idul Fitri deniyor ve Musluman nufus icin yilin en onemli gunleri olarak takvimlerde yerini herkesin icini heyecanla doldurarak aliyor. Bati dunyasi icin Noel neyse, burasi icin de Idul Fitri o. Is kanunlari pek isciyi koruyan tarzda olmamasina ve devlet tarafindan pek de ciddi kontrol edilmemesine ragmen, Idul Fitri konusunda herkes cok hassas. Statusu ne olursa olsun, her Endonezya’li calisana bir haftalik ucretli izin ve en az bir aylik maas kadar bonus verilmesi mecburiyeti var. Buna uymayan isyerlerine cok buyuk cezalar veriliyor. Bu mecburiyetin de bir sebebi var elbette.

Idul Fitri’nin en onemli ozelligi aile ile birlikte kutlanmasi. Genelde kirsal kesimden gelip buyuk sehirde calisanlar, bu tatilde ailelerini alip buyuklerini ziyarete gidiyorlar. Bu sene yaklasik olarak 7 milyon kisinin Jakarta’dan Java’nin cesitli yerlerine seyahat ettigi tahmin ediliyor. Koskoca Java adasinda sehirlerarasi yollarda trafik tikaniyor, insanlar bir iki gunu arac icinde, yollarda geciriyor. Bu gidisin bir de donusu var. Koyunden donen buyuk sehirliler, yanlarinda bavullari, kalabalik aileleri ve buyuk sehirde is bulma umitleriyle her sene baska hemserilerini getiriyorlar yanlarinda. Eger calisanlar is degistirecekse, bonuslarini alip oyle ayriliyorlar. Bonusu alabilmek icin de genelde isten ayrilacaklarini onceden haber vermiyorlar. Bu yuzden bayram tatili sonrasi isyerlerinde belli bir oranda isci kaybi yasaniyor. Evlerde ise bakicilarin ve evislerine yardimci olanlarin geri donmemesi ihtimali, bayram bitip de herkes donene dek, annelerin icini kemirip duruyor. Koyune donen buyuksehirliler elleri bos gitmek istemedigi icin, butun Ramazan boyunca iftar sonrasinda acilan gece pazarlarina akin edip surekli alisveris yapiyorlar. Iste bu yuzden cok ciddi bir olay Idul Fitri, beklentiler buyuk, sevincleri, yorgunluklari, eziyetleri de buyuk.

Idul Fitrinin cok kaliplasmis bir kutlama cumlesi var: Mohon Maaf Lahir dan Batin, yani ‘sana karsı isledigim hatalar için gonulden ozur dilerim’. Bu cumleyi söyleyerek birbirlerinden af diliyorlar. Ailelerin, büyük, kucuk herkesin gonlu aliniyor. Darginliklarin unutulup, yeni bir baslangicin yasanmasina firsat tanıyan guzel bir gelenek. Idul Fitri’nin sembolu Ketupat. Ketupat, sepet gibi orulmus palmiye yapragi icinde pisirilen bir pilav. Bu pilavi sadece bu bayramda yapiyorlar ve cesitli korili yemeklerle birlikte yiyorlar. Bayram ziyaretinde bu pilavin esliginde yemek yenmesi cok guclu bir gelenek. Ikram edilen yemegi yememek de buyuk ayip. Bayram tatilinden kac kilo fazla ile donuldugu, akrabalarin sayisi ve israrciligi ile dogru orantili. Bayram oncesinden, ayni bizdeki yilbasi paketleri gibi hediye sepetleri gonderiyorlar birbirlerine. Tek fark, suslemelerde agirlikli olarak yesil renk ve ketupat motifleri kullaniliyor ve alkol icerigi olmayan icecekler sampanya goruntusu verilerek sepetlere dahil ediliyor.

Ketupatin plastik ve rafyadan yapilmis kucuk maketlerini etrafi suslemek icin kullaniyorlar. Ayni Noel agaci susleri gibi, agaclari, binalari, heryeri bu minik ketupatlarla ve rengarenk isiklarla susluyorlar. Cinlilere has bazi kagit suslemeleri, Islami temalarla renklendirip kullandiklarini gordum ama ben en cok ketupat suslerini seviyorum. Kendilerine ait birseyi boyle guzel sembollestirip kullandiklari icin cok guzel ve ozgun oldugunu dusunuyorum.

Bayramda Java’nin kirsal kesimleri ve diger adalar kalabaliklasirken, Jakarta hayalet sehre donuyor. Normade 1-2 saat harcayarak gidilen yerlere 15 dakikada gidebilmek insana cocukca bir cosku veriyor. Alisveris merkezleri disinda pek cok yer kapali oluyor ama yine de sehrin tadini cikarmak icin mutlaka bir bayrami Jakarta’da gecirmek lazim. Evlerinde yardimci olmadan yasamaya alisik olmayan zengin Endonezya’lilar ise, ellerini ev isine bulastirmaktansa 5 yildizli otellerde kalmayi tercih ediyorlar.

Biz bu bayram tatilini Tanrilarin Adasinda gecirdik. Ozlemisim, cok iyi geldi. Bali’nin serin ruzgarinda baklavasiz, el opmesiz, hatta ketupatsiz bir bayram yasadik. Jakarta plakali arabalari Bali’de gorerek sastik, bizi takip eden trafik yuzunden fazla kalabaliga karismamaya calistik, cok tatli insanlarla tanistik. Bir de bayramdan hemen once bir dugun hikayemiz var ki, burada boyle gecistirmek olmaz. Bir sonraki yazi Jakarta’da Turk dugunu nasil olur anlatacagim. Herkesin gecmis bayrami kutlu olsun (biraz gec oldu ama idare edin artik…)

2011-08-19

Jakarta'da Ramazan

Endonezya’nin geneli nasildir bilemeyecegim ama Jakarta’yi Ramazan’da bir telastir aliyor. Bazi aliskanliklari ve gelenekleri bize benziyor, bazilari da hic benzemiyor.

Ramazan baslamadan once sanki ertesi gun bir ayligina ulke genelinde kitlik yasanacakmiscasina marketlere hucum edip, deli gibi yiyecek icecek alisverisi yapma aliskanligi burada da var. Ramazan’dan once is arkadaslariyla, ozel arkadaslariyla ve aileleriyle bol bol „son ogle yemekleri” yeniliyor. Ramazan’da yiyemeyecekleri ogle yemeklerinin acisini bol bol cikariyorlar bastan.

Oruc tutmaya baslanilacak olan gece sabaha kadar camilerde toplaniyorlar. Ne yapiyorlar bilmiyorum, herhalde dua ediyorlardir, ama ertesi gun hepsinin butun gun uyukladigini cok iyi biliyorum. Hayatimda duydugum en cirkin ezan ve dua okunan yer burasi oldugu icin, o gece, camilere yakin oturanlar icin biraz eziyetli geciyor dogrusu. Sahura kalkilacagi zaman geldiginde, mahallenin cocuklari toplanip canak comleklere vurarak gurultu yaparlarmis sokaklarda. Ramazan davulcusu yerine, samataci cocuklar grubu yani bir nevi. Ancak ya bizim mahallede bu cocuklardan yok, yada anlayissiz yabancilardan birinden saglam bir azar isittiklerinden seslerini cikaramiyorlar artik. Ramazan davulu deyince, burada camilerin kendi davullari var. Yani seyyar davul yerine, sabit davul kullaniyorlar.

Iftarlarini meyve serbetiyle ve hurmayla aciyorlar. O yuzden Ramazan oncesi meyve serbeti ve hurma satislari tavan yapiyor. Insanlar birbirlerine serbet ve hurma hediye ediyorlar. Iftarla ilgili ozel bir yemekleri yada rituelleri var mi bilmiyorum.

Ramazan boyunca alisveris merkezleri ve marketlerde Ramazan temali dekorlar, muzikler ve kostumler kullaniliyor. Erkekler fesli, kadinlar basortulu kostumler giyiyor. Alisveris merkezi calisani olmayip, Ramazan boyunca bu tur kostumler giyen insanlar da var. Erkekler fes, takke, kadinlar basortusu ve uzun kollu tuniklerle gecirebiliyor Ramazan’i. Ramazan bitince hop hop hop gene eski hallerine donuveriyorlar. Icinde “Allah” kelimesi gecen bilimum sarkilar bangir bangir caliniyor. Sarkilarin icerigi onemli degil, Arapca, Turkce ask sarkilari ve gobek havalari heryerde. Bir de Endonezya’li bir sarkicinin Ramazan’a ozel albumu var sanirim, bayik mi bayik “insaaaaalaaaaah” diye bir sarki var, heryerde o.

Muslumanlarin hepsi oruc tutuyor. Zaten bayrami da tutulan orucun mukafati olarak goruyorlar. Restoranlar gun icinde vitrinlerini bir perdeyle ortuyorlar. Sokaktaki yemek arabalari da ortaliktan cekiliyor. Alkol satisi bazi yerlerde aynen devam ediyor, bazi yerlerde kahve fincaninda geliyor, bazi yerlerde ise tamamen menuden kaldiriyor. Uygulama neye gore hic bir fikrim yok.

Iftara dogru, basliyor Amok kosusu. Acliktan gozu donmus, bir an once yemek yemekten baska birsey dusunmeyen insanlar sokaklara dokuluyor. Trafik iftardan 2 saat oncesinden kilitlenmeye basliyor. Evine gidebilen sansli, sokaklarda aciliyor oruclar. Gerci evde yemek pisirme aliskanligi fazla olmadigi icin, belki de hedef odur, ben bosuna dert ediyorumdur „ah be sokaklarda iftar yapiyorlar“ diye.

Bayram kutlamasini ayri anlatayim, bu yazi yeterince uzun oldu. Ozetle Ramazan benim pek de hoslanmadigim bir ay burada. Hayatin zaten ite kaka ilerleyen rayinin iyice yamuldugu, ogleden sonralarinin “acaba bugun eve 3 saatten once gidebilir miyim” umidiyle gectigi bir donem. Neyse ki yarisi gecti, azi kaldi. Bayram sadece oruc tutanlara degil, herkese odul olacak.

2011-07-30

Yogurtcu Selen Ana*

Bugun Facebook’u actigimda bir arkadasimin “Dishekimi Abdurrahman Bilmemne” ile arkadas olmasini okudum ve bu beni cok guldurdu. Bu davranis sekliyle normal hayatta karsilasmisligim cok ancak yazili ve umuma acik alanda uygulamasi ilk kez dikkatimi cekti. Ozellikle doktorlarda, avukatlarda ve dishekimlerinde yaygin olarak gorulmekle birlikte, muhendislerde ve akademik basamaklarda ilerledigi halde hayatin diger alanlarinda kendini ilerletememis butun sahsiyetlerde gozlemlenebilir. Yuksek Muhendis Cart, Doktor Curt, Muhendis (yuksegini yapamamis bu ama gene de muhendisligi kimliginden one cikmis) Zirt, Doc.Dr.Zort seklinde ornekler hepimizin hayatinda fazlasiyla vardir eminim.

Yeni tanistigi birine adini soylerken meslek sifatini kullanmak , soyadinin olmadigi zamanlardan kalma antik bir aliskanlik midir diye dusunmedim degil. Nalbant Huseyin Efendi, Hattat Mustafa falan gibi birsey olabilir diyerek anlamaya calistim bu insanlari. Ama yok be kardesim, artik bu devirde kendini lakabiyla, meslegiyle, babasinin adiyla falan, “”Haddehaneli Kel Esref” deyip, elini gogsune vurup, hafifce kafayi one egerek kendini tanitan var mi yahu? Sanmam, baska birsey olmali… Yoksa bunlar acik acik kendi islerini mi pazarliyor? Hadi doktorda, avukatta bu davranis seklini anladik. Bu is kollari icin “word of mouth” en etkili pazarlama yontemi belki de ki, mantikli bulurum. Ama makine yuksek muhendisinin olayi ne? Ya universitede doktora yapip da kendine doktor diyen cevre muhendisine ne demeli? Doktor dedin mi zaten komsu teyze heyecanlanir, tansiyonu cikti mi kapini calar. Dertsiz basina dert acarsin ama gorulen itibar herseyin ustunde demek.

Bir de kafami karistirirlar hep, yok yuksek makine muhendisi denmezmis, ayipmis da, makine yuksek muhendisi denirmis. Yoksa tam tersi miydi? Ayip olmasinin sebebi, muhendisin yuksegi alcagi olmaz mantigiymis. Sen yukseksen, ben alcak miyim hesabi. Sanki cumle icinde yerini degistirince anlami degisiyor, bak dogru yerini hatirlamiyorum bile. Ego oyle buyuk ki baskasinin yukseginden kil kapabiliyor. Mevki yada titr nasil onemli bazi insanlar icin, oysa oylesine kof.

Hep kendime ait oldugunu dusundugum, dogdugumdan beri ismimin, benim bir parcam oldugunu sandigim soyadimdan vazgectigimde kendi icimde olanlara cok sasirmistim. Evlendikten sonra hicbir belgeyi degistirmemistim, benim soyadim degildi ya yeni gelen, kabul edilmemisti icimde. Hatta birseylerin degismesi gerektigine cok bozulmustu o koskoca egom.

Lara dogdugunda ise, ilk is nufus cuzdanindan is e-mailine kadar herseyi degistirmistim. Oyle kolay, cabucak vazgecmistim ki, beni buna iten sebebi anlamam, soyadimi hayatimdan silivermemden cok daha yavas oldu. Beni ben yapan ne ismim, ne de soyadimdi. Oyle cabuk kabuk degistirmistim ki, sasirmistim olanlara. Kendimi bazi seylerin ustunde hissetmistim, icimde koskocaman bir guc vardi, onu gormustum. Anne olabilmistim ya, demek ki her turlu mucizeyi gerceklestirebilirdi o guc. Oyle bir seydi ki, isim, sifat, meslek gibi kavramlar sadece insanlarin onun dis kabugunu algilayabilmesi icin konmus tanimlardan ibaretti. Annelik de o sifatlardan biriydi aslina bakilirsa da benim gozumu acan o mertebeye yukselmek olmustu. Herkes kendisinin ve etrafindaki herkesin icindeki pirlantayi gorebildigi, ucundan kenarindan, bir saniyeligine bile olsa parlakliginin farkina varabildigi gun dunya cok daha guzel bir yer olacak.

*Kendime isim yada lakap secsem ne derdim diye dusundum de, Yogurtcu’yu uygun buldum. Cok guzel yogurt mayaliyorum ben yahu. Yogurdu tutturmanin cok zor, mayalarin bes para etmez oldugu bu iklim ve cografyada, benim yogurtlarim harika oluyor. Muhendis diplomamla, boyle bir basari elde etmedim ben. Herkes evinde kedi kopek besler ben probiyotik ve prebiyotik bakteri besliyorum. O yuzden, bundan boyle biline, Selen’e yogurtcu denile.

2011-07-21

Luis Alberto Salvatierra


Senelerdir beraber dalışa gittiğimiz bir Yunanlı arkadaşımız var. Türkiye’ye her gelişinde eli kolu çikolatalarla, domuz pastırmalarıyla ve salamlarıyla dolu olur neşeli, canayakın, dünya tatlısı bir insandır. İpsala’ya yakın bir kasabada annesiyle birlikte oturur ve bir kafe işletir.

Endonezya’ya taşındığımızdan beri görüşememiştik. Şimdi bizde, gene bavulunu hediyelerle ve dalış malzemeleriyle doldurmuş gelmiş. Sohbet ederken Yunanistan’da bizim Türk dizilerinin çok meşhur olduğundan bahsetmeye başladı. Binbir Gece, Ezel ve bir tane daha ama hatırlamıyorum şimdi. Meğer bunlar bizim çocukluğumuzun Brezilya dizileri gibi olmuş. Heryeri kasıp kavuruyormuş da haberimiz yokmuş. Arabeskleşme ekonominin gidişatıyla mı ilgili acaba? 20 sene sonra Yunanistan'da yaşayan bir grup insan bir anda durup dururken, benim şu anda Luis Alberto Salvatierra ismini hatırladığım gibi, Kenan İmirzalıogğlu adını anımsayıp gülümseyecekler.

Neyse, arkadaşa Türk televizyonlarını seyredemediğimizi söyledik, ‘e internetten de mi izlemiyorsunuz?’ diyerek sitem etti. Derken Ezel’in DVD’lerini yanında getirdiğini, akşam beraber seyredebileceğimizi söyledi. Akşam yemekten sonra baktım, çıkarmış DVD’yi getirmiş. Gözlerini koca koca açıp bak Kenan falan diye oyuncuların adlarını sayıyor. Tunç ‘gel dışarı çıkalım, birşeyler içeriz’ dedi, ama o evde oturup dizi seyretmeyi tercih etti.

Şimdi Yunanca alt yazılı olarak Ezel dizisi seyrediyoruz hep beraber. Bakti ki bizim hiçbirşeyden haberimiz yok, fazla ilgi de yok, diziyi övmeye başladı. Hiç sigara içme sahnesi yokmuş, mafya hikayesi olmasına rağmen arabaya bindiklerinde hep emniyet kemerlerini bağlıyorlarmış, senaryo çok iyiymiş, müzikleri de çok güzelmiş. Ben tam bu arada ‘Ezel kız mı erkek mi’ diye sorarak bütün büyüyü bozdum ama sonra seyredermiş gibi yaparak durumu kurtardığımı ümid ediyorum. Fazla dayanamadım gerçi, bilgisayarımı alıp bu hikayeyi yazmaya başladım.

Kopya DVD cenneti Ratu Plaza’da Mahzun Kırmızıgül’ün suratını görünce yaşadığım şaşkınlıktan sonra, Avrupa’yı kasıp kavuran Türk dizisi furyası haberi beni bir daha benden aldı. Yürü be Yeşilçam, kim tutar seni.

2011-07-20

Kagit helva arasi pismaniye

Degisik kulturleri tanima seruvenine ilk basladigimda farkliliklar dikkatimi cekerdi hep. Herseyin, herkesin, her sehrin aslinda nasil da birbirinden farkli olduguna sasirir dururdum. Yeni gittigim bir yerin bambaska olacagina oyle hazir olurdum ki, belirsizligin korkuyla tatlandirilmis heyecaninin icimi doldurmasi hosuma giderdi. Neyin nerede nasil olacagini hayal edip, kendimi olasi durumlara karsi hazirlamaya calisirdim ama mutlaka planin disinda birseyler olurdu. Basima beklenmedik seyler gelmesinden icten ice bir haz duyar, sakin bir sekilde icinde bulundugum durumun tadini cikarirdim. Bu anlar, daha sonra ballandira ballandira anlatilacak anilara donusurdu ne de olsa. O zamanlar sinirlar cok kesindi benim icin. Temiz, pis, iyi, kotu tanimlari cok netti. Benim kulturume, bana ait olani gururla tasiyor, agresif bir milliyetcilikle sahip cikiyordum. Benzerlikleri ise reddediyordum, olsa olsa Turk kulturunun etkisiyle dunyaya yayilmis olabilirdi, yoksa unu suyla karistirip hamur yapmayi tahil yetistiren herkesin akil edecegini nedense goremiyordum.

Oysa simdi, benzerlikler daha cok dikkatimi cekiyor. O, gururla bav
ulumda tasidigim kulturun parcalarini dunyanin farkli koselerinde bulup birlestirdikce, aslinda butun kulturlerin koskocaman birseyin birbirine bagli parcalari oldugunu dusunuyorum. Gittigim hicbir yerde kendimi yabanci hissetmiyorum, bir sekilde herseyin yolunda gidecegini, karnimi guzel yemeklerle doyuracagimi, guzel insanlarla karsilacagimi biliyorum. Her sehir, her mutfak, her insanin ortak noktalari gormeye alistigimiz farkiliklardan daha cok ne de olsa. Yeme icme merakim malum, en cok dikkatimi ceken seyler yemekler.


Bizim ofisten cikip HSBC’ye do
gru yurudugumde, ojeklerin bekledigi sokagin basinda resimdeki seyi satan bir adam goruyordum hep. Pembe pecete parcalarina sarip torbaya dizdigi seyleri kacamak bakislarla inceleyip ne oldugunu cikarmaya calisiyordum. Kagit helvasi ve pismaniye gibi gorunuyordu ama hijyen acisindan sokaktan birsey alip yemeye de cesaret edemiyordum. Gecenlerde kucuk bir alisveris merkezinin icinde yerel yemek standlari gordum. Standlardan birinde hep gozumu dikmis oldugum bu sey satiliyordu. Hemen aldim, eve gitmeyi beklemeden arabada yedik. Kagit helvasinin arasina konmus bildigimiz pismaniyeydi! Adi „arum manis” imis yani tatli kokulu. Rambut Nenek, yani nenemin saci da deniliyormus. Bu arada „nenek“ ve „nene“ kelimeleri arasindaki benzerlik de gozden kacacak gibi degil. Tadi, goruntusu, yapilisi ayni bizim pismaniye gibi, hatta „gibi“ demek yanlis olur, herseyiyle pismaniye. Tek farki yenme sekli, bizim gibi tek basina degil de, kagit helvasinin kagit kismi gibi bir wafer arasinda yiyorlar. Cok da guzel oluyor dogrusu, tavsiye ederim. Ne de olsa kagit helva da var, pismaniye de, koyun arasina tel tel pismaniyeleri, yanaklariniz sekere bulanacak kadar kocaman bir isirik alin ve tadini cikarin.



2011-07-13

İstanbul

Araya HongKong ve Shanghai anıları girdi, İstanbul anıları geçmişte kalıverdi bile. Sanki gitmek için gün sayan ben değildim, hayat öylesine tamgaz bıraktığım yerden devam ediyor ki hiç gitmemişim gibi. Öte taraftan sevdiklerin kalbimi sıcacık ısıtan yüzleri, sımsıkı sarılışları öyle canlı ki gözlerimi kapattığımda, sanki hiç gelmemişim gibi. Öyle işte, ne oradayım ne burada, hem oradayım hem burada.

İstanbul’daki ilk saatlerimde Anadolu yakasına geçmek için arabalı vapura binince, şehrin güzelliği beni adamakıllı çarptı. Neyse ki Boğaz’ın azalan yeşil/beton oranı kısa sürede kendime gelmemi sağladı. İki senede bu kadar değişmiş olabilir mi, yoksa ben özlemden kafamda fanteziler mi yaratmıştım bilmiyorum ama benim aklımdaki Boğaz görüntüsünden oldukça farklı buldum.

İstanbul çok güzel, yapacak çok şey var ancak şehir insanın enerjisini ve vaktini öyle arsızca yutuyor ki, istediklerini yapacak ne zaman, ne hal kalıyor. Trafik iki haftada bizi öyle bezdirdi ki, Jakarta’nın trafiğinden bir daha hiç şikayet etmemeye karar verdik. Toplu taşıma araçları bazı yerlere gitmek için çok kullanışlı ancak taksilere iş düştü mü, gereken nefes egzersizlerini yapıp desturla kapıyı açmak gerektiğini kısa sürede anımsadım.
Tahmin edeceğiniz üzere vaktimin çoğunu yeme içme peşinde koşarak ve fiilen yiyip içerek geçirdim. Artan hamurişi ve simit çeşitleri dikkatimden ve midemden kaçmadı. Pastanelerin, fırınların yaratıcıklarına şapka çıkarıyorum. Bazı yiyecekler damağımı mutlu edip, karnımda yağ olarak birikirken, bazıları ruhumu usul okşayıp, midemi pamuklar üstünde ağırladı. Çiya’nın otlu çorbaları, yerel yemekleri, ev ekmekleri, annelerin usta ellerinden çıkan pilavlar, sarmalar, zeytinyağlılar ruha iyi gelen yemeklerin başındaydı. Beyazfırın’ın yaratıcı kahvaltılıkları, tezgahın ardından muzip muzip göz kırpıp insanı baştan çıkaran tatlıları Jakarta’ya benimle artı üç kilo olarak geldi. Hala bir kısmıyla beraberiz. Ancak beni en çok benden alan annemin kendi elleriyle yaptığı siyah zeytinler ve o zeytinin yağına daldırıverdiğim tazecik ekmeklerdi.

Karşıma çıkan her semt pazarını gezdim. Domateslerin mis kokusunu taa içime çektim, belki benimle gelir de buranın tatsız domateslerini yerken kendimi kandırırım diye. Kollarımız kopana dek erik ve kiraz taşıdık eve, ve karınlarımız ağrıyana dek meyve yedik. Herşeyin bu kadar lezzetli olması her lokmada beni şaşırtıp mutlu etti.

Bağdat Caddesini adımlarken lüks tüketim maddelerine olan ilgi sanki daha da artmış gibi geldi. Sokak çiçekçilerinden aldıkları papatyadan taçları saçlarına takıp, tepeden tırnağa marka kıyafetleriyle çiçek kızlığa özenen genç kızlara, sabah akşam Papua’lı çocuklarla birer saatlik oyun terapisi ve yemeklerden sonra yağmur ormanında yürüyüş yazdım. Altındaki pahalı arabasını bağırta bağırta kullanıp etrafa tehlike saçan salaklarla ilgili ise daha hain planlar geldi aklıma.

2011-07-01

Dondum!

Merhaba! Hala buraya ugrayan varsa, dondum. Iki hafta Turkiye, ardindan Hong Kong seyahatlerinden sonra, onumuzdeki hafta Shanghai’ya gitmeden once bir sureligine evimdeyim.

Turkiye seyahati harika gecti, cok ozlemisim, yedigim ictigim hersey cok guzel geldi. Aile ve dostlarla birlikte olmak harikaydi. Sanirim hayatimda ilk defa plansiz bir zaman dilimi gecirdim. Gunlerimi saati saatine planmadan gittim ve istedigim seylerin cogunu yaptim. Cocuklar icin ise unutulmaz bir tatil oldu. Pek cok guzel sey yasadik bu tatilde ama sanirim en carpici olani Lara’nin halasindan 4 haftada piyano calmayi ogrenip, konsere cikmasi oldu. Onun ve bizim hayatimizda pek cok kapilar acan bir ilk oldu bu. Sevgiyle, sabirla ona piyanoyu ogreten Sezi halamiza, piyanoyu oyun haline getirip Lara’yi calistiran Beste halamiza ne kadar tesekkur etsek azdir.

Bir diger tarihi olay da Arda ve Lara’nin Metin Dede’lerini CRR acikhava sahnesinde canli olarak izleme sansini yakalamasiydi. Ada Muzigin 20. Yili kutlamalari dahilinda verilen konserde Mavi Isiklar da, pek cok degerli sanatciyla birlikte sahne aldi. Tarafsiz olmam mumkun degil ama basinda cikan haber ve yorumlara gore de, seyirciyi en cok costuran grup onlardi. Lara ve Arda’nin dedelerini sahnede izlerken yuzlerinin aldigi ifadelerini gozlemlemek ise benim icin paha bicilmezdi. Saskinlik, mutluluk, gurur ve heyecan dolu gozlerle sarkilara eslik ettiler. Hepimiz icin unutulmaz bir ani oldu bu. Mavi Isiklarin adini daha cok duyacagiz, Metin Dede’mizle daha cok gururlanacagiz, biliyoruz. Ama onlari boyle buyuk bir sahnede, bu kadar kalabalik bir seyirci karsisinda izlemek tatilin en unutulmaz anlarindan biri oldu.
Mavi Isiklari kim animsayamadiniz mi? Yardimci olayim, buyrun.

Arda kucuk bir erkek cocuk olarak futbol takimi tutma muhabbetine dayi ve amca tarafindan maruz birakildi. Diyalog aynen su sekildeydi:

- Hangi takimi tutuyorsun sen?
- Hi ?
- Fenerbahce, Galatasaray, Besiktas ?
- O ne?
- Mmm.. peki hangi renkleri seviyorsun? Sari/kirmizi , siyah/beyaz, sari/lacivert?
- I like blue

Neyse ki mac, futbol kulturunde fazla marine olmadan donduk. Cocuklarla Istanbul’u cok guzel yasadik, Kiz Kulesine gittik, Mehter Takimini izledik, Ortakoy’de gumusculere baktik, Bogaz’a karsi bol bol balik yedik. Bol park bahce gezdik, cok yedik, cok dolastik, cok trafikte kaldik, cok gulduk, cok konustuk. Istanbul’la bol bol hasret giderdim, onunla ilgili izlenimlerini ayrica yazacagim. Cok ozlemisim, hasret gidermek hostu ama evimize, kendi duzenimize donmek harika.

2011-05-20

İskeçe yolları taştan

Yeni mezundum, arabayla Yunanistan sınırına yakın, İskeçe’de bir fabrikaya gitmem gerekiyordu sık sık. Bir de Yılmaz Abi vardı şirkette, dünya tatlısı, düşünceli, insancıl, çalışkan, dürüst.

Ne keyifliydi o yolculuklar. Yılmaz Abi sabahın köründe, daha güneş bile doğmadan alırdı beni evden. Annem beni geçirirken Yılmaz Abi’ye emanet ederdi. Ataköy’deki evin bahçesinde kirpiler yollara dökülmüş olurdu sabahın o kör karanlığında. Tekirdağ’a kadar durmadan giderdik. Tekirdağ’da kahvaltı molası verirdik. Bazan Malkara’dan peynir alırdık. Eğer daha geç çıkmışsak illa ki köfte yerdik.

İpsala’ya geldiğimizde içim daha bir hafiflerdi. İpsala sınır kapısında beni Yorgo Amca karşılardı. Gittiğim fabrikada çalışan Maria’nın amcasıydı Yorgo. Beni almak için bizim tarafa geçmiş, Türk gümrük memurlarıyla tavla oynarken bulurdum onu. O zamanlar sorun olmazdı, rahat rahat gelir alırdı beni. Yorgo Amca mutlaka Aleksandropolis’te durur bana frappe ısmarlardı. Frappeyi ne çok severdim. Fabrikadakiler de bilirdi sevdiğimi, gelir gelmez az şekerli frappemi önüme koyarlardı.

Bir seferinde yine Yılmaz Abi beni evden aldı ve her zamanki gibi İpsala’ya gittik. Ancak bu sefer Yorgo amca yoktu, karşıdan da bizim taraftan da gelip almasına izin vermemişlerdi. Bizimkiler Yılmaz Abi’yi de içeri sokmak istemiyorlardı. Yılmaz Abi beni yanlız bırakmamaya kararlıydı, annem ona emanet etmişti ya. Bizim sınır polisleri hemen çözüm ürettiler, sınırı geçmekte olan kamyonlardan birine bindireceklerdi. Yılmaz Abi hemen duruma müdahele etti. Neyse ki hemen bir tur otobüsü geldi de beni Yunanistan tarafına geçirdi. Aynı gidişin dönüşünde arabalarıyla sınırı geçmek için bekleyen bir aileden rica etmek zorunda kalmıştım.

Öyle işte… Nerden aklıma geldi bilmem. Unutulmaz ya, yine de yazayım dedim.

2011-05-19

Medeniyetle ilk temas

Bu hafta ilginc bir aileyi misafir ediyorum. Alman bir baba, Avusturalya’li bir anne ve dogduklarindan beri hayatlari Papua’da minik bir adada gecmis 3 ve 1 yaslarinda iki cocuk. Anne ve baba icin medeniyet yeni degil, zaten o tek disi kalmis canavardan kacip siginmislar yagmur ormanlariyla denizin bulustugu o cennet yere. Ancak cocuklar hayatlarini hep kum, deniz ve ormanla cevrili bir ortamda gecirmisler. Oyuncaklari cicekler, bocekler, yengecler, deniz kabuklari olmus. Arkadaslik kurabilecekleri cocuklar olmamis etraflarinda, iletisim kurduklari tek cocuk arada bir gittikleri koydeki Papua’li cocuklar olmus. Hic okula gitmemisler, hic oyun parki gormemisler, tahta bloklarla dahi oynanamislar. Duse kalka buyumusler, ellememeleri gereken hicbirsey olmamis etraflarinda, bocekleri ve isiran hayvanlari da ellememeyi ogrenmisler kendi kendilerine. Ayakkabi giymemisler, denize duse duse yuzmeyi, dusunce aglamamayi ogrenmisler. Sozlu iletisimden cok bagirarak ve jestlerle iletisim kurmayi ogrenmisler. Diger cocugun yuzune yuzunu dayayip, avazi ciktigi kadar bagirarak sinirlarini belirlemisler hep.




Iste bu iki cocuk o ormandan cikip bizim eve geldiler. Sinir konmadan yasadiklari o ozgur ortamdan kopup, dort duvar arasina girdiler, dokunulmayacak, kirilip bozulabilecek pek cok sey kesfettiler. Ne yapilacagini bilmedikleri, oyuncak denen bir suru renkli seyle karsilastilar. Jakarta’nin yogun trafiginde onlari arabada yarim saatten fazla tutmak cok zordu. Anne ve baba da adaptasyon devresinden geciyordu. Babanin cocuklar gibi hissettigi ortadaydi, evden disari cikmak istemiyor, trafikte bunaliyor, cocuklarla disarida olmaktan rahatsizlik duyuyordu. Cocuklari zaptetmek, rahatlatmak zor geliyordu, kendisi de rahat degildi cunku. Annenin ilk yemege oturdugumuzda verdigi tepki, "gercek tabaklardan yemek yemek ne guzel" oldu. Anne mutfagi ve porselen tabaklari olan bir yerde olmaktan cok keyif aldi, mutfaga girip yemek yapmak, bulasik yikamak bile onu mutlu etti. Disari da cikmak istedi, alisveris yapmak, medeniyeti hissetmek, belki bir yerde kahve icmek. Ama esi ve cocuklari el vermeyince kaderine razi oldu.

Bize geldiklerinde kucuk kizin ayakkabisi yoktu. Bizim cocuklarin verilmek uzere ayirdigim kuculen ayakkabilarini getirdim, uygun bulduklari ve begendikleri birsey olursa alabileceklerini soyledim. Bir iki sandalet vardi giyebilecegi, ancak ayakkabisiz yurumeye alismis minik ayaklar, ayakkabiya girince dengelerini saglayamadilar. Yuruyemedi bir turlu ayakkabiyla, dusup durdu. Disarida ayakkabisiz geziyor, sokaklarda, cimende, heryerde. Minicik ayaklari bazan aciyor, ciziliyor, aglamadan gelip gosteriyor aciyan yerini, sonra yine sari lulelerini dalgalandira dalgalandira kosturmaya devam ediyor.

Arda’ya cok fazla ilgi gosterdi ikisi de. Surekli onunla oynamak, bogusmak, bagirip cagirmak isteyen iki minikle karsilasinca Arda bir sure sonra bunaldi. O kadar hareket ve gurultu ona cok gelmisti. Biraz sakinlessinler diye kagit ve boya kalemleri getirdi, ilgilerini 5 dakikadan sonra cekmedi. Oyuncaklarini getirdi, kirilmaya baslayinca toplayip geri goturdu. Oyuncaklar ilgisini cekmiyordu cocuklarin zaten. Sonra tahta bloklari getirdi ama ancak 10 dakika oyalanabildiler. Bir ara ben mutfaktayken 3 yasindaki oglan “Arda benimle oynamak istemiyor” diye soylendi gelip bana. Gittigimde Arda’nin odasinin kapisini kapattigini gordum “biraz tek basima oynamak istiyorum” dedi, saygi gosterdik, yanliz biraktik onu. Ama minik ellerin Arda’yi tutup iceri getirmesi uzun suremedi.

Yarin Almanya’ya gidecekler. Emimim alisacaklar, sakinlesecekler ama o cennet adayi hep cok ozleyecekler. Onlari gozlemlemek benim icin de cok ilginc bir deneyim oldu. Oyle ozgur yetisen cocuklarin her ortama uyumlu olacagini dusunurdum, oysa kafese tikilmis aslan gibi huzursuzlar aliskin olduklari ortamin disinda. Demek ki ister evinin duvarlari arasi, ister ormanin kiyisi olsun, kucuk bir cocuk icin ev diye benimsedigi guvenli yer neresi ise, onun disina cikmak huzursuzluk veren bir deneyim olabiliyor. Oyuncaksiz buyuyen cocuklarin konsantrasyon zamanlarinin daha uzun, cocuklarin da daha yaratici olacagini dusunurdum, ama pek ilgisi yok gibi gorunuyor. Cocugun ilgi duydugu alanlar yetistigi ortamdan bagimsiz sanirim, karakterleriyle, sevdikleri ve sevmedikleri seyleri cok net bilerek dunyaya geliyorlar. Biz anne babalarin en onemli gorevi onlari degistirip kaliplara sokmadan buyutmek icin elimizden geleni yapmak sanirim.

2011-05-14

Tek çocuk ne zormuş...

Lara babasiyla Turkiye’ye gitti, biz Arda’yla burada kaldik. 3.Haziran’da Arda’nin okulu bittiginde birlikte gidecegiz. Lara Pazartesi gittiginden beri Arda’yla ilk defa basbasa kaldik, iki kardes ilk defa ayrildilar birbirlerinden. Gitmeden once Lara “ben Arda’yi cok ozleyecegim” demisti, ben de “ozlemek bazan iyidir, ozledigin kisinin kiymetini anlarsin” diye cevap vermistim.

Ayrilik sahnelerini goremedim ama cok duygulu olmus, dakikalarca birbirlerine sarilip durmuslar. Aksam eve geldigimde Arda’nin ilk soyledigi sey “Lara’yi cok seviyorum, ozledim” oldu. Ilk iki gun cantasini toplayip gitmek saplantisiyla gecti. Kucuk sirt cantasina minik adamlarini, en sevdigi kitabini koydu. Bu kadardi iste yanina almak istedikleri. Hicbirsey istemiyordu aslinda, sadece kardesini istiyordu. Takvimde kac gun sonra gidecegimizi defalarca gosterdim, defalarca saydik gunleri. Gunlerim okul sonrasi yanlizligini hissetmesin diye onu mesgul edecek seyler bulmakla, playdate ayarlamakla geciyor simdi. Simdi anliyorum cocuklarina haftanin her gunu program ayarlayan anneleri. Tek cocuk annesi olmak ne zormus meger.

Ben de sudan cikmis baliga dondum. Kendime ayiracak ne cok zaman ortaya cikti birden. Ama o zamanla ne yapacagimi bilemez oldum, rahatsiz etti beni o kadar cok zaman. Oysa ne hayaller kurmustum, bol bol yazacaktim, evi elden gecirecektim, ciceklerimle ilgilenecektim, listeye aldigim tarifleri deneyecektim. Duzenli yaptigim seyleri bile yapmaz oldum. Arda durumu kabullenmeye basladi, ben de yakinda alisirim…

2011-04-15

Ross-Kubler Egrisinde Mantinin Yeri


Manti ozlemini yurt disinda yasayanlardan iyi bilen yoktur sanirim. Insan her yemegi ozleyebilir, bundan dogal birsey olamaz ama bir saat icinde ve yemegi kendin yapmadan ozlemi giderebilme kismidir zor olan. Bu zorluk baslarda katlanilmaz gelse de, kesfedilmemis yetenekleri su yuzune cikarmakta birebirdir. Mutfagin yanindan yamacindan gecmeyi tercih etmeyen pek cok kisinin, nasil da birer mutfak ustasina donustugunu pek cok kez gozlerimle gordum. Benim de mutfakta birseyler yaratmanin keyfini kesfetmem ancak yurtdisina ciktiktan sonra oldu.


Isvicreli psikiyatrist, Elisabeth Ross-Kubler, 1960’li yillarda insanlarin buyuk kayiplar uzerine yasadiklari ruh hallerini incelemis ve sirasiyla icinden gecilen durumlari Ross-Kubler egirisi denilen bir diyagramda ozetlemis. Calismanin cikis noktasi cok buyuk acilar yasayan insanlarin duygulari olsa da, herhangi bir degisiklik karsisinda da uc asagi bes yukari herkesin ayni yoldan gectigi gozlemlenmis ve zamanla daha da gelistirilmis. Bu egri gozumun onunden hic gitmez benim. Yasadigim yada sahit oldugum her olayda benim yada karsimdaki kisilerin bu egride yol aldigini bilirim. Bazi adimlari atlansa da, icinden gecilen durum kabaca her zaman budur. Hayat surekli degisimden ibaret oldugu icin bu semayi cok severim ben.


Manti yapmayi bir kez denemistim. Zor degil de yorucu gelmisti. Degisik araclar kullanmistim kapatmak icin, ravioli kalipi, manti kalibi gibi ama hic birini de cok kullanisli bulmamis, sonunda bilege kuvvet bitirmistim basladigim isi. Manti konusu da rafa kalkmisti. Sadece buradaki arkadaslarla bir araya geldigimizde dilimize duser olmustu son zamanlarda. Bir gun hep birlikte manti yapalim, sohbet edip cay icerken acar acar kapatiriz, bitiverir diye. Ara ara Lara manti diye tutturdugunda kalkip yapmak icin icim icimi yese de, tembellik galip gelmisti hep. Ta ki bir gun Tunc gun icinde elcilige ziyarete gittigini ve ogle yemeginde manti yedigini soyleyene kadar. “Ben de yapar cocuklarima yediririm” diye dellenmem o zaman oldu iste.


Yaklasik bir senedir kullanilmadan, hatta kutusundan cikmadan duran makarna makinasinda hamuru acip, cabucacik kesip, evdeki yardimci kadina kapattirma fikri uzun zamandir kafamdaydi. Derken yemek bloglarindan birinde makarna makinesinde acilmis manti tarifi gorunce iyice kafaya taktim. Plan kafamda butun detaylariyla tamamdi. Ben zihinsel olarak olaya hazirdim. Cumartesi gunu hicbir plan yoktu, bu is icin bicilmis kaftandi. Once hamuru yogurdum. Tarifte sert bir hamur olmasi gerektigi yaziyordu, yogurabildigim kadar sert yaptim. Bir sure sonra el, bilek, kol bolgesinde zorlanma yasamaya baslayinca, koylu teyzelerin tekniklerini dusunmeye basladim. Gozumun onune yere serili buyukce bir sofra bezi, bu bezin ustunde alcacik bir tabureye ilismis al yanakli bir teyze ve yere koydugu legeni cevire cevire, vucudunun butun agirligiyla hamur yogurmasi geldi. Hemen ayni duzenegi kurdum ve yogurmaya basladim. Hamur yogurmak ne guzeldi, arada aska gelip hamuru sertce legene atiyordum, gluten denen meretin aciga cikmasi gerekiyordu ya. Hamurdan yillarin bilgeligi akiyordu vucuduma, ellerim beynimden bagimsiz hareket ediyordu hamuru yogururken. Hersey kontrol altindaydi, hayat cok guzeldi.


Ben hamuru yogururken Narsih icini hazirlamisti bile. Makarna makinesini cikarip kurdum. Hersey hala ne guzeldi, hamuru bekletmeye ne gerek vardi canim. O kadar yogurmustum ya, gluten falan tamamdi, tamam olmaliydi. En acik ayardan baslayalim bakalim dedim, hamuru koydum. Ama hamur makineden dumduz bir sekilde cikmiyordu, yamuk yumuk birsey cikiyordu.

INKAR: Hmm, duzelirdi canim, makineyi biraz daha unlamaliydim.

OFKE: Unladim, hcibirsey degismedi, hamuru bekletmedigim icin bir turlu acilmiyordu, nasil boyle bir hata yapabilirdim? Ben kimdim ki makarna makinesinde manti yapacaktim? Demek ki ben makarna da yapamayacaktim bu makineyle, kim aldirmisti bakayim bunu bana?

PAZARLIK: Belki biraz daha un katip yogurursam hamur kendine gelirdi. Ama zaten oyle sert bir hamurdu ki, daha fazla un katamadim, yoguramadim bile.

DEPRESYON: Hersey berbat olmustu. Elimde kullanilmaz bir hamur, agriyan kollar ve aksama manti yemeyi bekleyen uc kisi vardi…

DENEME: Acaba oklavayla acabilir miydim? Oluyordu galiba, biraz bilek gucu gerektiriyordu ama oklavaya direnemiyordu su lanel hamur.

KABUL: Is basa dusmustu ne yapalim. Bilege kuvvet acacaktim artik.


Iki saat suren bir bogusmanin, iki gun agriyan avuc iclerinin ardindan iki tencere mantiyi iki gun icinde tukettik. Bundan boyle yemek bloglarina girip manti aciveren kisileri okumak, makarna makinesiyle manti yapiveren arkadaslarin gazina gelmek, benden manti talep etmek, elcilige gidip yediklerini evde ballandira ballandira anlatmak ikinci bir emre kadar yasaklanmistir. Ilgili mercilere onemle duyrulur.

2011-03-30

Belgesel Iskencesi


Dijital teknolojinin ilerlemesi, ucuzlayip yayginlasmasi goruntuleme dunyasinda pek cok seyi degistirdi. Fotografcilik acisindan cok iyi oldu bence, cunku fotograf kitaplarindaki temel kurallara uyulup cekilen, birbirinin ayni ama cok guzel fotograflari herkes cekebilir oldu. Herkesin albumunde, facebook profilinde, blogunda son derece estetik, gozumuzu gonlumuzu acan fotograflara rastlar olduk. Altin noktalara objeyi yerlestirip cekilen fotograflar bu kadar hayatimizin icine girince, gorsel olarak one cikan fotograflar yaraticiligin ve farkli yaklasimlarin kullanildigi sanat eserleri olmaya basladi. Ornegin gun batimi fotograflarini fotograf yarismalari kabul etmemeye baslayinca, cok daha degisik seyler dusunup bulmaya basladi fotografcilar. Cok iyi oldu ozetle, bu isi ciddiye alan herkes kendini zorlayip gelistirmek zorunda kaldi. Benim gibi izleyiciler ise birbirinden harika fotograflari daha cok gorur oldu.

Ancak video acisindan ayni seyin gerceklestigini soyleyemeyecegim ne yazik ki. HD goruntuleme teknolojisi kuculup, heryere girdikce belgesellerin kalitesi dustu de dustu. Eline kamerayi alip tatile giden belgesel cekmeye basladi. Aslinda cok guzel bir gelisme, guzel olmayan tarafi HD teknolojisinde cekilmis yapim sikintisi yasayan kanallarin onlerine konulan herseyi, herhangi bir suzgecten gecirmeden yayimlamasi ve bunun sonucunda dogal hayata saygi gosterilmeden cekilmis belgesellerin dolayli yoldan desteklenmesi. Belgesel mafyasi BBC’nin ve Nat Geo’nun yuksek butceli yapimlari degil bahsettiklerim. Bu devler zaten sonsuz kaynaklari ile harika isler cikarmaya devam ediyorlar. Bilim adamlariyla ve isin uzmanlariyla calistiklari icin goruntulerde hayvanlara ve dogal hayata karsi falsolu birsey olmuyor genelde. Arka planda neler oldugu hep tartisilmistir, hatta hepimizin idolu Kaptan Cousteau’nun kopekbaliklarina yaptiklari hala zaman zaman gundeme gelir, ancak ben ekrana baktigimizda gorduklerimizden bahsediyorum.

Bir grup heyecanli genc belgesel cekmeye heveslenmis. Guney Afrika’ya gidip bir tekne kiralamislar. Buyuk beyaz kopekbaligini inceleyeceklermis.Suya olu balik falan atip hayvani cekmeye calisiyorlar, nihayetinde buyuk beyaz geliyor. Buraya kadar guzel. Derken uzun, kocaman bir kanca cikiyor ortaya. Baligi agzindan yakaliyorlar ve buyuk bir mucadele basliyor. Hayvan can derdi icinde kurtulmaya calisiyor, bunlar daha cok asilip hayvani teknenin kenarina baglamaya ugrasiyorlar. Kazanan insan tabii ki. Benim filmim burada koptugu icin nasil bir luzumsuz sebeple hayvana bunca iskencenin yapildigini ogrenemedim.

Hayvanlarin orasina burasina birseyler takilmasina oldum olasi karsiyim. Balinalarin, yunuslarin, kaplumbagalarin, kopekbaliklarinin yuzgeclerine birseyler takip duruyor insanoglu senelerdir. Herbirinin bir amaci var mutlaka da, bunlar ne ise yariyor? Sonucunu gorduk mu? Baliklarin soyunun tukenmesi durdu mu? Populasyonlari artmaya basladi mi? Habire data topluyoruz da, bunlar ne ise yariyor? Gecen sene Sipadan’da daldigimizda pek cok kaplumbaganin zimbalanmis oldugunu gordum. Sordugumda, ne yediklerini tespit etmek icin yurutulen bir calisma icin oldugunu soylediler. Asil bakilmasi gereken kaplumbagalarin degil, insanlarin ne yedikleri. Butun Asya’da her turlu iktidar sorununun cozumu olarak icilen kopekbaligi yuzgeci corbasi ne kadar tuketiliyor diye arastirmali mesela, yada mercanlari yiyip olduren bir cesit denizyildizini yiyen deniz hiyari tuketimine goz atmali. Gozunu kirpmadan yunuslari, balinalari katleden, sadece kendi cevresindeki denizleri degil, butun dunya denizlerini somuren Japonya’yi durdurmali birileri. Dinamitle ve trolle avlanma yasaklarini dunya capinda uygulatmak icin savas vermeli. Birilerinin bir yerine zimba takilacaksa, baliklara degil, insanlarin bogazlarina takilmali acil tarafindan.

Ben hayvanlara karsi siddet iceren goruntuleri belgesel adi altinda izlemek istemiyorum. Saygideger belgesel kanallarinin mafyavari yaklasimlari yuzunden kaliteli belgeselleri dislamalarini, destek vermemelerini kiniyorum.

2011-03-20

Herşey yine birbirine girdi, dünya karmakarışık. Oysa 11 Mart gecesi Kuzey Sulawesi’deki deniz kenarındaki otelde birlikte kaldığımız bir avuç kişinin aklındaki tek şey doğanın gücü karşısındaki küçüklüğümüz ve çaresizliğimizdi. O akşam Libya, Mısır yine gündemdeydi ama konuşulmasının tek sebebi vakit geçirmek, dikkatimizi dalgalardan bir süreliğine olsun uzaklaştırmaktı.

Ertesi gün uçağa bineceğimiz için, öğleden sonra dalışa gidememiştik. Biz de yakındaki köylerden birini görmeye gitmiştik. Arabadan dışarı adım atar atmaz çocukar sarmıştı etrafımızı. Çocukların olduğu heryerden enerji ve hayat fışkırır ya, öyle olmuştu yine. Onların inanılmaz enerjisi ve misafirperver yakınlığı, derme çatma evlerin hayat dolu, parlak renkleri ve önlerini süsleyen rengarenk çiçekler, gözümüzün önündeki bütün fakirliğe rağmen, cennetin bir köşesinde bir yerlerde olduğumuzu hissettirmişti bize.

Tam toparlanıp limanı gezmeye doğru yola çıkacakken, otelde kalmış olan Tunç telefon etti. Japonya’da deprem olduğunu, Kuzey Sulawesi için tsunami alarmı verildiğini ve hemen otele geri dönmemiz gerektiğini söyleyip tam olarak boyutunu anlayamadığımız bir felaketin çok yakınımızda olduğu haberini verdi. Dedim ya, anlamadık tam olarak ne olduğunu. Otele döndüğümüzde hemen internet başına geçti herkes. İşte ancak o zaman anlayabildik nasıl bir felaketin meydana gelmiş olduğunu. Herkes kendince hesaplara girişti, tsumani saatte 800km hız ile ilerlerse saat kaçta bize gelir, yok saatte 900km hızla ilerlerse saat kaçta gelir diye. Eski, yeni bütün fizik, matematik, jeoloji ve coğrafya bilgileri ortaya saçıldı cömertçe. Boğazın arka tarafında kaldığımız için etkisinin az olacağı gibi hurafelerle kendimiz rahatlatmaya çalıştık ancak son sürat boğazdan içeri kaçan tekneler buna pek izin vermedi.

O gece tsunami Kuzey Sulawesi’ye gelmedi. Bizler ise acil durum kaçış planları ve internette haberleri ve tsunami alarmlarını takip arasında uyumaya çalıştık. Gece bir ara dalgaların sesleri değiştiğinde ikimiz birden yataktan fırlayacak kadar uyanıktık. Sabah olduğunda tsunami alarmı Kuzey Sulawesi için kalkmıştı. Ancak deniz yaklaşık 20-30 dakikalık süreler içinde 1-1,5m yükselip alçalıyordu sürekli. Tsunami çok küçük bir şeklide gelmişti. Biz dönüş uçağına binmek üzere çektik gittik. Ailelerinden haber alamayan iki Japon kızla gözlerimiz dolu bir şekilde vedalaştık. Japonya’da acıların artacağının, felaketin gerçek kayıplarının sonradan ortaya çıkacağı gerçeğinin ağırlığı taş gibi yüreğimize çökmüştü ama tehlikeden uzaklaşıyor olmanın bencilce hafifliği galip gelmeye başlamıştı bile.

Herkes sıcak, güvenli kalesinde, evinde şimdi. Japonların kibarlıkları, metanetleri, bizde olsa bilmemneler olurdu lakırdıları, İbrahim Tatlıses, Mısır, tsunami, radyoaktif bulut, nükleer santral, tüpgaz lafları sinek vızıltısı gibi gürültü yapıyor kafamın içinde arka planda.Bütün bu vızıltının üstünde yankılanan tek şey ise ‘seçimlerini dikkatli yap’ uyarısı. Ne demek istediğimi Evren çok güzel anlatmış, buyrun okuyun ve üstünüze düşeni yapın siz de.

2011-03-02

Çıban

Soylenecek cok sey var, yapilmasi gereken daha da cok. Butun dunya devrimin, degisimin icinde. Her ne kadar bazi seyler hic degismeyecek, guc dengeleri bozulmadikca sahnede gorunen yuzden, agizlara calinan birer parmak baldan baska bir degisim olmayacak gibi gelse de bana, degisiyor, donusuyor iste hersey. Uzaktan bakinca bizim ulkemiz de degisiyor, hic istemedigimiz birseye donusuyor istikrarla. Icindeyken, guzel, rahat kavanozunda hayatini surdurmeye devam ederken anlamiyor belki insan. Belki her sabah ugradigi pastahaneden pogacasini alip plazadaki isine gittikce, ogle yemegini her zaman gittigi kafede yedikce, cocugunu her sene oldugu gibi bu sene de ayni ozel okula gonderdikce fazla farketmeyecek onun icin neler oldugu. Sabah gazetesini okuyup ic gecirecek, ancak magazin sayfasina geldiginde unutacak neye ic gecirdigini. Aksam hangi filme gitsem diye sinema matinelerine dalacak. Belki sinema sonrasi Nevizade’de iki kadeh rakidan sonra dusecek dert yuregine. Memlekete seref kaldirilacak ve alkolun etkisi gittiginde, o ic sikintisinin sebebi de unutulup gidecek.

Poposunun kenarinda, bacaga dogru kisimda cikmis bir sivilce icin neler hissediyorsa, bunun icin de ayni seyleri hissedecek hep. Oturmasini, yurumesini engellemediginden ancak gun icinde rahatsizlik verdikce animsayacak. Doktora gidecek kadar ciddi bulmayacak, kendi kendine yokolmasini bekleyecek. Iltihabin gittikce buyudugunden, cibana donusmeye baslayacagindan, her yere yayilacagindan endiselense de birsey yapmayacak. Oysa ki bilecek, sorun ciddilestiginde tedavi olmak cok daha fazla yakacak canini. Yine de hayati fazla etkilenmiyor ya, keyfini kacirmayacak. Hem belki mucize bir krem cikar birgun, surersin, aninda yokolur ciban.. Evet evet, kesin oyle birsey lazimdir bu sorunu cozmeye, en iyisi bu mucize ilaci bekleyecek.

Hak ve hukukun olmadigi, guclunun sozu gecen durumlarda yonetilenler kisiliksizlesiyor. Daha az zarar gorme, belki de hayatta kalma gudusu, kisisel dogrularin onune geciyor dogal olarak. Egitimsiz birakilmak, hayatinin, geleceginin, herseyinin baska birisinin iki dudagi arasinda olmasi, hakkini arayabilecegin adil kurumlarin olmamasi, hem kisilerin kendi adaletlerini aramasini ve elde etmesini toplumsal anlamda hakli kiliyor ve suc oranini daha da artiyor, hem de dusunce ozgurlugunun gelismesini engelliyor. Surekli guclu kalmak isteyen yoneticiler icin essiz bir yontem. Halki cahil birak ve haksiz bir sekilde yonet. Tamam iste, avucunda herkes. Hot dedin mi sinerler, ne istersen yaparsin.

Youtube koskoca iki sene yasakli kalabildi. Dusundukleri ve yazdiklari icin bir suru degerli insan herkesin gozunun onunde tutuklanip susturulabiliyor. Simdi de bloglara erisim engellendi. Sivilce artik pantalonun disindan gorunur hale geldi, bacak gidecek yakinda. Mucize kremin cikacagi falan da yok, e peki ne yapmali?

2011-02-25

Dil Corbasi

Yurtdisinda yasamanin eglenceli taraflari cok. Surekli farkli bir kulturun icinde olmak, anadilin olmayan bir dili konusmak zorunda kalmak son derece komik durumlara sokabiliyor insani. Ozellikle dil konusu insan beyninin , yada daha dogrusu kendi beynimin, ne kadar da komik calistigini ortaya koyuyor. Dil ve konusma terapistlerinin dedigine gore herhangi bir dilde konusurken bilmedigimiz kelimelerin yerine, otomatik olarak en iyi bildigimiz dildeki karsiliklarini kullanirmisiz. Cok dilli ortamlarda yetisen cocuklarinin olusturduklari sevimli, karmasik birlesimlerin sebebi buymus goya. Buna cok komik ornekler bizde ve yakin cevremde var. Ancak benim durumum bu teoriye kesinlikle uymuyor.

Buraya ilk geldigimde hemen Endonezyaca derslerine baslamistim. Is ortaminda Ingilizce yaygin olarak konusulsa da, ozel yasamda hayatimi kolaylastirmak icin az bile olsa bu dili konusabilmem gerekiyordu. Ben de ogrenmeye baslamistim. Uzunca bir sure, Endonezyaca konusmam gerektiginde, beynim en iyi bildigi dili degil tam tersi, Endonezyaca’dan sonra en yarim yamalak bildigim dili, Fransizca’yi yerine koyma egilimindeydi. Kendimi defalarca, bildigim uc bes Fransizca kelimeyi kullanirken, sonra da kendi kendime gulerken buldum. Beynimin Endonezyaca’yi kabul etmesi ve Endonezyaca’ya ayni dilde cevap verebilir hale gelmesi bayagi bir zaman aldi.

Ofiste benimle konusulurken kullanilan dil Ingilizce genelde. Hani toplantilarda falan tamam, zaten o dili konusmayi bekliyor beyin, buna hazir. Ancak tam islere pur dikkat gomulmusken, bir konuya tamamen kendimi vermisken cat diye biri gelip birsey dedi mi “hadi canim!?” , “hay allah”, “ o ne”, “tamam” gibi Turkce kelimelerle cevap verdigim cok oldu. Bu karsi taraf icin hic komik degil tabii ama beni cok eglendiriyor. Cogu zaman karsimdaki sacma birseyler soyledigimi, Turkce konustugumu farketmiyor bence, buyuk ihtimalle soyledigim seyi anlamadiklarini dusunup kafa salliyorlar. Yada cok kibarlar, durumu idare ediyorlar. Eger ben yanlislikla Turkce konustugumu itiraf etmezsem, bozuntuya verilmiyor durum.

Bunu neden yazdim derseniz, az once bana kapiyi acan adama “mersi” dedim. Artik Fransizca’dan miiii, Turkce’den mi alinti yaptim bilemeyecegim ama sizlerin basiniza gelen komik durumlari merak ettim. Onun icin yazayim da sorayim dedim, hadi anlatin bakalim
:)

2011-02-17

Adalarda konforlu seyahat icin ipuclari

Genel olarak Guneydogu Asya’da, daha spesifik olursak, Endonez adalarinda tatil yapmis olanlari rahatlikla iki gruba ayirabiliriz: hayran kalip, buralara bir sonraki tatilin hayalini kuranlar ve nefret edip, evine donecegi gunu hatta saatleri sayanlar. Arada kalanlar bence cok az. Herkesin ilgi duydugu seyler, kaldirabildigi macera ve hareket miktari, tatilden beklentileri farkli. Hele de isin icine cocuk giriyorsa, gunluk hayatta alistigi konforu bulmadan rahat edemeyenler de var, agzina kum atan cocuguna gulup gecen de. Ben iki ucta da degilim dogrusu ama ibrenin her yerindeki herkese saygim var. Bu yazida amacim rahat anne olalim, cocuklari cayira salalim, yada aksiyon dolu olmayan tatil tatil degildir gibi fikirleri savunmak degil, sadece buralara gelmeyi dusunenlere fikir verebilmek, beklentilerini mevcut sartlara gore sekillendirmelerine yardimci olmak ve basit tedbirlerle yasanabilecek rahatsizliklari onlemek.

Adalarin guzelligi su goturmez bir gercek, turkuaz deniz, tropik kumsallar, muhtesem bitki ortusu, Bati’da dunya paralar verilip alinan ve koklaya koklaya yenilen tropik meyvelerin bollugu ve cesitliligi, Dogu kulturunun ve inanislarinin mistik cazibesi, kendini prenses gibi hissetiren spalar, guler yuzlu insanlar herkesi kendine hayran birakmaya yetiyor. Bunlara cok daha fazlasi eklenebilir, dunyanin sadece belli bolgelerinde gorulebilen endemik canli turleri, vahsi dogayi cok yakindan gorebilme imkanlari, bizden cok ama cok farkli sekillerde yasayan, bambaska seylere inanan insanlarin hayatlarina kisa bir sureligine dahil olabilme ayrilaciligi mesela. Ozellikle cocuklarin farkliliklari tolere etmeyi, herkesin farkli ama aslinda ayni oldugunu ogrenmesi acisindan bu seyahatlerin essiz oldugunu dusunuyorum. E madem boyle cennet gibi yerler, neden bazi insanlar evine donmek icin dakika sayiyor? Anlatayim.

Gordugum kadariyla en basta gelen sebep yemekler. Asya’daki mutfak kulturu cografyanin genisligiyle dogru orantili. Guneydogu Asya icinde bile hepsi farkli farkli. Insanlar genelde Asya’ya Cin yada Japon mutfagi beklentisiyle geliyor. Oysa ki Endonezya mutfagi bambaska tatlar ve kokular iceriyor. Bazilari bizim damagimizin kaldirabilecegi, hatta guzel bulabilecegi gibi olsa da, bazilarina alismak uzun zaman alabiliyor. Bir de kahvalti diye bir ogun buralarda yok, kahvaltida da normal yemek yiyor Endonezyalilar. O yuzden peynirinize, zeytininize duskunseniz, yemek konusunda tutucuysaniz gelirken yaninizda bir kalip beyaz peynir, bir paket sele zeytini getirmeyi unutmayin. Baliklar ve deniz urunleri tazecik, harika. Gece denize karsi balik yerken, ah bir de raki olsa diyecekseniz, bir kucuk rakiyi bavulunuza koyuverin. Eger cok bakir bir adaya gidiyorsaniz, denizden ciktiktan sonra atistirmalik birsey almak icin bakkala gittiginizde kurutulmus yengec, sushi aromali patates cipsi gibi abuk cerezlerden baska birsey bulamayabilirsiniz. O yuzden siz ne olur ne olmaz en sevdiginiz cikolatadan ve biskuviden de birer paket aliverin yaniniza. Ama ne kadar tutucu olursaniz olun yerel lezzetleri az acili tarafindan denemeden gitmeyin.

Diger bir sebep burali insanlarin dogasi. Burada hayat yavas, basit ve pozitif. Eger herseyin tikir tikir islemesini bekliyorsaniz, restoranda bir masaya siparis edilen yemeklerin hepsinin ayni anda gelmesi sizin icin onemliyse, cocugunuza siparis ettiginiz yemegin kendi kendine once gelecegini umuyorsaniz, markette para ustunun trink diye hemen onunuze konacagini saniyorsaniz, karsinizdaki insanlarin leb demeden leblebiyi anlayacagini saniyorsaniz buraya gelmeden once beklentilerinizi degistirmekte fayda var. Hele de geride biraktiginiz super hizli, tikir tikir isleyen hayatinizin temposundan cikamadiysaniz ve sabriniz tastiginda agresfilesip bagirip cagirarak istediginizi elde edeceginizi dusunuyorsaniz hareket tarzinizi degistirmek size burada buyuk fayda saglar. Agresif davranislarin, cadalozlugun sorunlari cozdugu yerler vardir belki ama Endonezya kesinlikle o yerlerden degil. Tam tersi karsinizdaki insani daha cok korkutup, panik edip, daha yavas ve hatali hareket etmesine sebep olursunuz. Tavsiyem, ucaktan indiginizde yuzunuze carpan sicak havaya birakin kendinizi, birakin eritsin yureginizdeki butun buzlari. Tek amaciniz guzel bir tatil gecirmek olsun, herseyin yavas olacagini bastan kabullenin ve kendinizle yarisa girmeyin. Tatildesiniz ne de olsa, kosturmayin, burada kimse sizin hiziniza yetisemez, siz mutsuz olursunuz. O yavasligi da bir tatil anisi olarak hatiralariniza alin, gulumseyin. Talimatlarinizi bastan cok basit bir dille ve net olarak verin. Restoranda ilk verdiginiz siparisi degistirmeyin, iyi dusunun ve bir kerede dogru siparis verin. Eger cocugunuzun yemeginin yada baslangic olarak siparis ettiginiz yemeklerin once gelmesini istiyorsaniz, mutlaka soyleyin. Aksi halde baslangic yemeginiz, corbadan sonra gelebilir. Birseyler ters giderse sinirlenmeyin, bagirmayin, herkese kibar ve saygili davranin, bunun odulunu fazlasiyla alacaginiza emin olun. Onlar mi yavas, yoksa biz mi cok hizliyiz diye bir dusunun ve gulumseyin.

Baska bir kritik sebep de temizlik anlayislarinin farkliligi. Bazi farkliliklar kulturden ve aliskanliktan kaynaklansa da temizlik standardi bizim anlayisimizdan daha dusuk. Jakarta’da temiz tuvalet, tuvaletlerde tuvalet kagidi ve sabun kolayca bulunurken, sehir disina ciktikca bunlar sorun olabiliyor. O yuzden otel disina cikip gezmeyi dusunuyorsaniz, siz pasa pasa islak mendillerinizi, el dezenfektanlarinizi ve klozet ortulerinizi alin yaniniza, basiniz agrimasin. Macera ugruna sokaktaki bufelerden yemek yemeye, sokaktan taze meyve suyu icmeye falan kalkmayin. Adam gibi muslugu, suyu olan restoranlara gidin. Otellerde hijyen sorun yasamadik ama cok titizseniz birer kucuk havlu da getiriverin yaninizda.

Benim aklima gelen son konu yaratiklar. Tropik iklim, bizim saksida zar zor buyuttugumuz kaucuklar, benjaminler burada dev gibi agac oluyor. E ona gore bocekleri de buyuk. Kelebekler nasil kocamansa cekirgeler, karafatmalar, yusufcuklar da dana gibi. Hadi bu boceklerle gunluk hayatta karsilasmalar pek olmuyor ama iki tip kertenkele var ki, heryerde var. Biri buyukce, cok korkak oldugu icin karsilasmasi cok zor ve gekko diye bir ses cikariyor. Ben bayiliyorum bu hayvanin sesini duymaya, hic karsilasmadik. Digeri ise minicik, kucukleri var seffaf gibi, bazilari pembemsi, cok sevimli. Bunlardan bizim Guney sahillerimizde de cok gordum ben. Sivrisinekleri yedikleri ve zararsiz olduklari icin yerli halkin ic mekanlarda bulunmasini dogal karsiladigi bir yaratik. Ancak bizim gibi steril ortamlardan gelenler icin dehset verici olabiliyor. Ha, bir de sivrinekler var. Tasidiklari hastaliklar yuzunden de en buyuk kabusumuz, ama cok sukur ki caresi var. Ne yapiyoruz? Oncelikle havalimaninda cimrilik etmeyip 20-30 dolar para bozdurup, cebinizde bir miktar yerel parayla cikiyoruz. Otel transferini yapan arkadasa yolda bir markette durmasini, bocek ilaci almak istedigimizi soyluyoruz. Otele varmadan yanimiza bir kutu bocek ve sinek oldurucu sprey, sivrisinek kovucu elektrik prizine takilan matlardan iki tane ve vucuda surulen sivrisinek kovucu losyonlardan aliyoruz. Otele gittigimiz gibi hemen matlari fislere takiyoruz ve guzelce ilaclayip cikiyoruz. Ozellikle perde arkalarini, yatak ve masa altlarini, banyoyu ilaclamayi unutmuyoruz. Bir saat kadar oteli geziyoruz, kendimize birer kokteyl soyluyoruz, bu arada odadaki sineklerden, kertenkelerden ve her turlu mahlukattan kurtuluyoruz. Oteller duzenli ilaclama yapiyorlar aslinda ama bu proseduru ben standard heryerde uyguluyorum ve kafam rahat bir sekilde uyuyorum. Sonra gelip odayi havalandirin, camlarda tel yoksa acmayin, klimayi calistirin ve yine 1-2 saat havalandirin. Guzel bir aksam yemegi yiyin mesela bu arada. Hem de hemen uyumayip jet lag’den daha cabuk kurtulmus olursunuz. Bu islemi yaptiktan sonra camlari kapilari fazla acik birakmayin. Sabahlari odadan cikmadan sivrisinek kovucu losyonunuzu surmeyi ihmal etmeyin. Sivrisineklerin en yogun faaliyette oldugu saatlere, gun dogumu ve gun batimina ozellikle dikkat edin.

Bunlarin disinda sizin icin onemli olan esyalari, kozmetikleri yaniniza mutlaka alin. Acil durumlar icin bir kutu genis spekturmlu antibiyotik, ishal ilaci, dekonjestan, agri kesici, vitamin, mide icin antiasit, antihistaminik ve doktorunuzun tavsiye ettigi yada duzenli kullandiginiz ilaclari mutlaka yaniniza alin. Gunes kremi ve sapka olmazsa olmaz da, eger guneslenmeyi seviyorsaniz bir gunes sonrasi kremi de alin yaniniza. Unutmayin ekvatora cok yakin olacaksiniz ve bu gunes bir anda insanin cildini kavurabiliyor.Unutursaniz, otel personeline rica edin size bir aloe vera yapragi getirsin, yapraktan cikan jeli cildinize surun, yogurttan daha etkili oldugunu goreceksiniz. Denizler hep mercan denizleri oldugu icin bir deniz ayakkabisi yada dalis patigi edinip gelmekte fayda var. Bembeyaz kumsal da olsa denizin ortasinda mercan yahut rahatsizlik verecek bir canliya yanlislikla basabilirsiniz. Dalis yapacaksaniz berenizi unutmayin, cunku dalislara genelde hizli teknelerle gidiliyor ve kulaklarla sinusleri etkiliyor malum. Bir de benim tatil demirbasim buralarda sarong, bazi yerlerde pareo denilen buyukce, kare, pamuklu incecik bir kumas parcasi. Asil amaci bikinin ustune beline dolayip sahile gitmek, yada elbise gibi boynuna dolamak. Ancak benim kullanim alanlarim daha genis, cocuklara sahilde carsaf veya ortu yapmak, sapka yada bere gereken durumlarda kafama sarmak, klimali soguk ortamlarda omuzlarima ortmek, piknik ortusu olarak kullanmak, cocuklar dustugunde bardan alinan buzlari ona sararak kompres yapmak, islak mayosunu cikardiginiz ancak kuru kiyafet almayi unuttugunuz cocugu sarmalayip odaya goturmek gibi bilimum annesel islere de yariyor. Hatta cok zorda kaldigimda Lara’nin burnunu sildigim bile oldu. Igrenc migrenc, anne olunca isler boyle degisiyor, n’apalim. O yuzden iki tane aliyorum yanima hep.

Benim aklima gelen konular bunlar, atladiklarim varsa yapici elestrici seklinde, cozumleriyle ekleyin lutfen. Amac uc senedir cok mutlu bir sekilde yasadigim bu guzel ulkeyi karalamak degil, sadece buraya seyahat edenlerin daha guzel ve rahat bir tatil gecirmesini saglamak. Seyahat planlariniza yardimci olmasi umidiyle…

2011-01-26

2010 kutlama raporu

Yoğunluktan biraz gecikmeli oldu ama kutlamalara bu kadar takıkken 2010'un raporunu vermemek olmaz. Kutlamaların yoğunlaşması Halloween'le başladı sanırım. Sokak sokak dolaşıp şeker topladıktan sonra Şükran Günü telaşı başladı. Okuldaki şükran ağacına hepsi şükran duydukları şeyleri astı. Arda'nın kartı aşağıda, fazla söze gerek yok. Bu kartı ergenliği atlatana kadar saklamakta fayda olabilir.


Sonra zencefilli kurabiye evi yaptık, Noel şarkıları söyledik.


Noel'de Tunç'la ben Malezya'daydık. Otel personeli bizi Noel gecesi yapılacak güzellik yarışmasına juri yapmasa, Noel'den falan haberimiz olmazdı ama eğlenceye katıldık her zaman olduğu gibi.



Çocuklar ise evde Ken Dede'yle ağaçlı, hediyeli, bol kırmızı ve yeşilli bir Noel kutladılar. Kırmızı ve yeşilleri Noel'de tüketince, yılbaşı istediğimiz gibi doldurmak üzere bize kaldı. Dekorasyonlar şuradan indirdiğim tasarımları kullanılarak annem ve çocuklar tarafından yapıldı. Bu yılbaşının renkleri mavi, siyah ve beyazdı bizim evde. Bol mumlu, çok ama çok kalabalık, çok kahkahalı, şarkılı türkülü, havai fişekli harika bir geceydi.

Şimdi Çin yılbaşını bekliyoruz. Kırmızılar, kağıt fenerler çıkacak bu hafta sonu kutudan, yeni kırmızı donlar alınacak herkese.

Bu sene herşey çok net, çok yalın ve eğlenceli. Meğer işin sırrı, herşeyi olduğu gibi, sadece olduğu gibi kabul etmek ve kendini akışa bırakmakmış.

2011-01-25

Maymun buyuyunce ne olur?

Dun aksam yemeginde yaklasan Cin yilbasindan, onumuzdeki senenin ne yili oldugundan falan soz acildi. Lara da ilgiyle dinlemeye basladi. Ilk sorusu "Cin'de tavsan yiliysa, Turkiye'de ne yili olacak?" oldu. Turkiye'de 2011 yili dedim, anlamadi tabii ki, bu sefer kisaca takvimi anlattim. Ustunde fazla durmadi cunku o sirada sohbet Cin burclarina kaymisti. Kimin Cin burcu ne diye konusuluyordu ki, bu burclar maymun, kopek, okuz, at falan gibi hayvan isimleri olunca daha cok ilgisini cekti. Benim burcum ne diye sordu, "sen maymunsun" dedim gulerek. Guldugum icin inanmadi, "gel bilgisayardan bakalim" dedim, "tamam" dedi. Baktik, gercekten de Cin burcu maymun. Bunun uzerine "buyuyunce ne olacagim?" diye sordu. Sen hep maymun kalacaksin dedim, cok gulduk.

Lara'yla birlikte cok guleriz biz, hatta gulme krizine gireriz karsilikli. Sadece ben degil, birlikte oldugu herkese nese bulastirir o. Daha minicik bebecikken boyleydi, cigliklar atar kikir kikir gulerdik, hala da oyle. Guldugumuz seyin cok komik olmasi gerekmez, guldukce kahkahalarimiz yenilerini dogurur, gozgoze geldikce durduramazsin kahkahalari, butun vucudun sarsilir, temizlenir. Onun saf nesesi oyle bir kaplar ki heryeri, neye guldugunu unutursun, icin hafifler, gozlerinden yaslar gelir, daha da cok gulersin.

Istiyorum ki hep ayni kalsinlar onlar. Benim anne olarak elde edebilecegim en buyuk basari onlari islemeden, sahip olduklari yuksek bilince zarar vermeden, kendimin ve cevremdekilerin korkularini empoze etmeden, ozguvenlerini sarsmadan buyumelerini saglamak olur. Cocuklarima birsey ogretme cabasinda degilim, ogretmek eger degistirmek demekse egitime de karsiyim. Hele de kendi korkularimizla onlari zehirleyerek ogretmeye calismak bir cocuga yapilabilecek en buyuk kotuluk. Engel bilmesin onlar, cunku engeller sadece bizim zihinlerimizde, kendi yarattigimiz seyler. Onlarin onu hep acik olsun, hep gulsunler, iclerinden tasan mutluluk etraflarina bulassin.

2011-01-03

Bir Devrin Sonu

2010 pek cok yasananiyla bitti. Cok da onemli seyler olmadi gibi sanki 2010'da, bir Berlin duvari yikilmadi mesela. Ama 2010'un son gunlerinde fotografciligin bir devri resmen kapandi. Kodachrome filmini isleyen son makine K-14, 2010'un son gununde kapatilip tarih oldu. Dijital cag resmen hakimiyetini ilan etmisti coktan ya, yine de eviminizin bir kosesinde, bir kutuda filmler dururdu. Iste o filmler artik eskisi gibi islenemeyecek, zamanla sararan fotograflar olamayacaklar. Mutlaka filmleri diijital ortama aktarmak mumkundur ama eski usul renkli film islenmesi diye bir sey kalmadi artik resmi olarak. Ne tuhaf degil mi?
Son benzinli arabanin cope atilisini, son elektrik santralinin kapanisini, son petrol kuyusunun kapisina kilit vurulusunu da gorebilecek miyiz acaba?

2010-12-31

Şerefe !


Yeni bir yıl. Aslında zamanın sonsuzluğunda anlamsız ve sanal olsa da yeni bir başlangıç. Bütün mutsuzlukları, tatminsizlikleri, başarısızlıkları, olumsuz herşeyi geçen senenin sırtına yükleyip vicdanları rahatlatmak, yeni senede herşeyin farklı olacağına, kendimizin bambaşka bir insan olacağına inanmak için uyduruktan bir bahane. Büyük ihtimalle çoğu tutulmayacak sözler vermek için motivasyon sebebi. Yine de insana ümit veren herşey gibi çok güzel, rengarenk ve pırıltılı.

Haydi bu yılbaşı farklı birşey yapın. Kendinize tutmayacağınız sözler verip gerçekleşmeyen dileklerinize takılacağınıza
başarılarınızı düşünün ve kendinizi kutlayın. Elde ettiğiniz, emek verdiğiniz herşey için kendinizi tebrik edin. Belki birkaç fazla kilodan kurtulmuşsunuzdur, en sevdiğiniz çiçeği balkonunuzda yetiştirmişsinizdir, ilk defa ekmek yapmışsınızdır, hep dağınık olan bir çekmeceyi düzenlemişsinizdir belki... Küçük, büyük, bütün başarılarınızı düşünün, bir sürü şey olmuştur eminim içinizde, dışınızda, hayatınızda. Haydi hepsini kutlayın bu akşam. Bu gece sizin geceniz olsun, çok gülün, çok eğlenin, ümit dolsun içiniz.

Herkesin yeni yılı kutlu olsun, sofralarından kahkahalar eksik olmasın.

2010-12-30

Su Urunleri Anketi

Tatilden bomba gibi dondum, en kisa zamanda yazacagim. Ancak once sizlerin yardimi gerekiyor. Sualti Urunleri Fakultesi'nde ogretim uyesi olan bir dostum bir anket calismasi ile, su urunleri icin kullanilan bazi teknolojilerin universite mezunu kesim arasinda ne kadar tanindigini belirlemeye calisiyor. Asagidaki linkte de bulunan anketi doldurup, en sonda yer alan "anketi gonder"i tiklarsaniz, bilgiler gerekli yere ulasacak ve bu arastirma icin cok yararli olacak.

Ben anketi tamamladim ve bilmedigim pek cok gida isleme teknolojisi oldugunu gordum. Haberim bile yoktu dogrusu bazi proseslerin nasil oldugundan, saglik icin zararli olup olmadigindan ki bu konuda oldukca merakliyimdir. Cogunuzun yemek duskunu, hatta yemek blogu sahibi oldugunu dusunursek, sizin de ilginc bulacaginizi dusunuyorum.

Yardiminiz icin simdiden tesekkur ederim.

http://suurunleri.istanbul.edu.tr/anket.html

2010-12-22

Kapalıyız

Sipadan'a kadar gittim, dalıp geleceğim.

2010-12-16

Jakarta Trafiginin Super Kahramanlari Ozel Dosyasi – Bolum 1

JOKI


Jakarta’nin dillere destan bir trafigi var. Istanbul trafigini oldugu gibi, icindeki butun arabalar, minibusler, taksiler ve otobuslerle birlikte alin. Metrobus, tramvay, vs gibi butun rayli tasit araclarini cikarip, bunlari sadece sehrin disindan, icine gelmek icin kullanin. Otobus, minibus duraklari icin yapilan butun cepleri iptal edin, herkes yolun ustunde hatta ortasinda dursun. Yollardaki butun alt ve ust gecitleri kaldirin, hersey yoldan direk sapmalar ve u donusleriyle olsun. Simdi bir de araba sayisindan biraz daha fazla motorsiklet ekleyin. Daha bitmedi, senenin 50-60 gunune siddetli yagmur ve arabanin yarisina kadar yukselen sular yuzunden kapanan yollar ekleyin denkleme. Bir de bizim okuzlerin “kadin sofor” diye nitelendirdigi, yavas, agir tepkili soforleri ekleyin, hani donerken iki seridi birden kaplayan, herhangi bir manevra yapmak icin 10 dakika dusunup, 15 dakika da arabayla ugrasan tipler var ya, hah iste suruculerin yuzde 90’inin onlarla degistirin. Iste size Jakarta trafigi. Abartiyorsam yada atladigim yerler varsa gelenler, burada yasayanlar duzeltsin lutfen.

Bu trafik sorununa cozum olarak is merkezi olan Kuningan bolgesinde “1’e 3” uygulamasi var, yani sabah 7-10 ve aksam ustu 4-7 arasi bir arabada sofor dahil en az 3 kisi bulunmasi sarti var. Olmuyorsa ya arka yollardan trafige girip gideceksin evine, yada uygulama saatinin bitmesini bekleyeceksin. Ama ben rahatimi bozamam, arkadan falan kirk saatte gidemem, isim gucum var, oyle saatlerce bekleyemem, ama keyfime de cok duskunum, arkadaslarimla falan sozlesip, ayarlayip car pool yapacak halim hic yok diyenlerin imdadina super kahraman yetisir: JOKI.

Joki’ler Kuningan bolgesine cikan butun yollarda, yolun kenarinda beklerler. Onunde duran aracin on koltuguna otururlar (burada arka koltuk makbul, onu da sonra anlatirim artik), mutlaka emniyet kemerlerini baglarlar. Gidecegi yere varan arabadan inerler ve 1 dolar alirlar. Boylece keyfine duskun arkadaslar, arka koltukta gazetesini okuyup, kahvesini icip isine gucune gider, hem de ekonomiye katkida bulunur, “1’e 3” uygulamasi bir anda “3’un 1’i” ne donusuverir. Arabadan inen Joki’ler, otobusle tekrar bekledikleri yere donerler ve uygulama suresince gidip gelip dururlar ve mumkun oldugunca cok para kazanmaya calisirlar. Bazilari bebekleri yada kucuk cocuklariyla beklerler, bunlar iki kisi sayildiklarindan tek basina arabasini kullananlara eslik eder ve 2 dolar alirlar. Jokilerin cogunun yeri bellidir. Soforler de bilmedikleri, tanimadiklari jokileri almak istemez, oyle kolay kolay joki begenmezler. Jokinin yaslisi, bayan olani, eli yuzu duzgun olani, az konusani makbuldur.

Joki uygulamasi yasal olmadigindan polise caktirmadan alip birakmak gerekir. Bazan polis jokilerin bekledigi yerlere baskin yapar, bir kismini toplar goturur, kalanlar da duvarlarin arkasina, sokak aralarina saklanir. Her yolun joki saklanma yeri de bellidir aslinda. Bazi sabahlar bakariz yolda hic joki yok, bir insaat kapisinin onunde yavaslariz, siradan bir jokiyi hop diye arabaya atar, yolumuza devam ederiz. Joki alirken yada birakirken yakalanan soforler ise ya efendi gibi cezasini oder, yahut polisle sigara parasi (uang rokok) pazarligina girer. Artik kim daha yuzsuzse, ona gore belirlenir ucret, belli bir tarifesi varsa da ben bilmiyorum.

Her yol kenarinda bekleyen joki mi peki? Tabii ki degil, otobus bekleyeni var, karsidan karsiya gecmeyi bekleyeni var, musteri bekleyeni var. Jokiler isaret parmaklarini kaldirarak beklerler, neden yol kenarinda beklediklerini acikca ifade ederler bu sekilde. Gunde iki kez, hic tanimadigi biriyle, kendi arabasinda yolculuk yapmak Jakarta sakininin gununde siradan bir durum haline gelmistir.

Iste boyle… Nerden esti bu yazi derseniz, bu sabah joki aldiktan 50 metre sonra polis durdurdu ve jokiyi arabadan indirdi. Bize bulasmadi, adama ne oldu bilmiyorum. Biz 50 metre sonra bir joki daha aldik ve ilerdeki polis tam arkasi donukken olay gerceklestigi icin ikinci kez yakalanmadik. Yarin sabah ne olur bilmem, jokilerin nesli tukenmeden yaziyi yazayim dedim ben de.

2010-12-10

Hikaye




Genelde klavyenin başına oturup yazmaya başladığımda yazının başlığı kafamda şekillenmiştir çoktan. Ancak bu kez uygun başlığı bulamadım. Komik mi, hazin mi, karizmatik mi, esrarengiz mi yoksa ilginç mi bilemedim yazacağım hikaye. O yüzden sadece hikaye diyorum bu yazıya, yorumu size kalmış.

Bundan 2,5 sene önce Endonezya'ya taşınan bir Türk aile (biz, daha doğrusu Tunç ve ben), otobüslerin üstünde, otobüs duraklarında, sağda solda, heyerde gördükleri bir enerji içeceği reklamıyla çok eğlenirler. Bu aileyi ziyarete gelen Türk konuklarun da hemen dikkatini çekip, eğlencesi olur bu reklam. Bu kadar komik bulunmasının sebebi ise enerji içeceği mi, kocakarı ilacı mı olduğu anlaşılamayan ürünün adının Kuku Bima olmasıdır.

Mart 2010'da bir grup blogger kendi aralarında komik ilaç isimleriyle dalga geçerken Kuku Bima yine gündeme gelir. Nedense Kuku Bima hep gündemde, gözümün önündedir, hala da öyle. Otobüslerin bir tarafında yaşlı mı yaşlı bir adamın resmi, diğer tarafında ise vücut şampiyonu Ade Rai'nin fotoğrafı olan, bugüne dek pek anlam veremediğim bir reklamları var. İlacı içince seksenlik amca Ade Rai gibi aslan mı kesiliyor diye dalga geçilmişliği var.


Yaşlı amcanın hikayesini bugün öğrendim. Maridjan Gaul adındaki bu adam Merapi yanardağının bekçisiymiş. Görevi yanardağın ruhlarıyla iletişim kurup çevrede yaşayan halkın zarar görmesini engellemek, kızdıklarında ruhları sakinleştirmek, gerektiğinde onların mesajlarını insanlarla paylaşakmış.

Maridjan Gaul, 2006 yılında Merapi hareketlendiğinde 'patlamayacak' demiş ve gerçekten de Merapi tam olarak patlamamış, sadece kül ve gaz püskürtmüş. İşte bu olay ülke çapında bir anda ünlü olmasına sebep olmuş. 79 yaşında olmasına rağmen ceylan gibi sekerek hergün koca dağın tepesine çıkıp inen yaşlı adamın Kuku Bima reklamının yıldızı olması da bu olay üzerine olmuş.

2010 yılında Merapi hareketlendiğinde 'patlayacak' demiş. Patlayacağını bildiği halde görevinden ayrılmayı reddedip son ana kadar elinden geleni yapmak için yanardağın başında kalmış. Ekim 2010'da kızgın küllerin altında kalarak canını teslim etmiş. Cansız vücüdu dua eder pozisyonda bulunmuş.

Kuku Bima'ya gelince, kökleri İÖ 1280 yılı öncesine, Batı Java'da kurulmuş olan Pajajaran krallığının dövüş tekniklerine dayanıyormuş meğer. Bu Sunda krallaı çok güçlüymüş. Halk bir kral öldüğünde, ruhunun kaplana dönüşüp ormanlarda dolaştığına inanırmış. Sunda dilinde kaplana Pak Macan (büyük kaplan) yada pamacan deniyormuş. Kaplan pençesi de Kuku Macan imiş. Sunda halkı kendilerine has geleneksel kılıçlarına, işte bu kaplan efsanesi yüzünden Kuku Macan adını vermiş. Ancak Kuku Macan çok büyük ve ağır bir silahmış. Savaş alanlarında idaresi zor olduğundan boyutlarını küçültmüşler ve avuç içine saklanabilen, ölümcül, küçücük bir bıçak yapmışlar. Adına da Hint mitolojisinin cengaver kardeşlerinin sihirli pençesine ithafen Kuku Bima yada Kuku Hanuman yani Bima'nın yada Hanuman'ın pençesi demişler. Bir diğer adı da karambit.

Şimdi biraz da Bhima ve Hanuman'ı okumak gerek. Hanuman, Kecak Dansında anlatılan hikayedeki beyaz maymun çünkü. Bu kadar çok karşıma çıktığına göre Bhima ve Hanuman kardeşlerin anlatacağı birşey olmalı, dinlemek lazım.

Hayalet

Tunc'un Lembeh'te cektigi muren larvasi fotografi National Geopraphic derginin Aralik sayisinda! Hayvanin tam olarak nasil bir yaratik oldugunu merak edenler icin de videosu burada.

2010-12-01

Julia Roberts’in ardindan Bali


Okudugum ve duydugum kadariyla, Eat Pray Love filmi, kitabini okuyanlara yasattigi hayalkirikligina ragmen pek cok kisi tarafindan begenilerek izlendi. Bali'de cekilen sahneler ise filme renk katan, ic acici bir gorsel solendi. Filmin Bali'de gecen kisminin iki carpici karakterinden biri karizmatik, kocakari ilaci ustasi Wayan, digeri de falci Ketut Liyer idi. Ketut, yasini ve dislerinin sayisini bilmeyen, yuzunden kocaman gulumsemesi eksik olmayan, Bali'nin ne kitapta ne de filmde bahsedilen ruhani yasantisinin siradan bir parcasiydi aslinda.

Ancak artik o, kapisinda onu gormek icin insanlarin saatlerce bekledigi ve hatta ustune 50 dolar verdigi, hakkinda belgeseller cekilen bir unlu. Turistler, Kuta'nin atletik vucutlu sorfcu genclerle dolu sahillerinden, eskiden sadece sakinlik arayanlarin, pirinc tarlalarini merak edenlerin, yoga ve sanat meraklilarinin ilgi gosterigi Ubud bolgesine akin eder oldu. Ubud'a giden ise Ketut Liyer'i gormeden donmek istemez oldu. Isi ticarete dokup, hayatin son demlerinde piyangoyu vuran Ketut'un hayatinda ne degisti bilmiyorum, fazla birsey degistigini sanmiyorum acikcasi, ama Bali'nin kendine yeni bir ticaret kapisi actigi kesin. Bir de Ketut'u ticari bulup, gercek "medicine man" pesine dusenler var. Aradiklarini buluyorlar mi, yada ne buluyorlar bilmiyorum ama size ozel Bali Fal Tur'larimiz baslamistir, ilgilenenlere duyrulur! Ketut'un falindan memnun kalmayanlara bakilacak kahve fali fiyata dahildir.

Ekstra Turlar: Gercek medicine man turu, gece yarisi mezarlik torenleri, olu yakma torenleri

Fiyata Dahil Olmayanlar: Carpilma halinde cikacak ozel tapinak toreni, kurbanlik hayvan ve doktor masraflari

Firmamiz Ketut'un tutuklanmasi yahut vefat etmesi halinde tur programinda degisiklik yapma hakkina sahiptir.

2010-11-26

Noel

Noel hazirliklari basladi ya gene ortalikta, benim de icim kipirdanmaya basladi. Eski yazilari okuyanlar bilir, Noel kutlamasi seklindeki yilbasi kutlamalarina kafayi takmisligim var. Buralarda bizim bayramlari falan kutlayabildigimiz yok ya, kendimize has aile kutlamalari uyduracagim diye kendimi zorladigim da cok (bak bu yaziyi okuyunca o zamanki akli dengemden supheye dustum simdi). Ben mayayi caldim ama kimi tuttu, kimi hic tumadi (tutmaz tabii oyle sacma sapan olursa). Bu sene yine konuyu kendi icimde ele aliyorum.

Daha once de soylemistim ya, seviyorum kardesim ben bu Noel'i, heryerin isiklarla ve kirmizi, yesil, altin renkleriyle bezenmesini, ortalikta soylenen, calinan muziklerin herkesin icini hafifletmesini, insanlara verdigi heyecani ve mutlulugu. Ben de kutlayacagim bu sene, bana ne, kime ne? Cocuklarla adam gibi bir agac susleyecegim, isil isil olacak ortalik. Evi zencefilli kurabiye kokusu saracak, kocamin hatirina belki lebkuchen bile yaparim. Hediye konusunda hala takintiliyim o da genel olarak tuketime karsi oldugum icin, ama hediyeler yapilabilir, elinin emegi, alninin teri karisinca daha da degerli olur. Cocuklara kendinden baska birilerini dusunmeyi anlatmak, baskalarini mutlu etmenin guzelligini yasatmak icin daha guzel firsat var mi? Evet, Noel gecesinin benim icin hala bir anlami yok, belki kendimce ozel aile yemegimi yilbasinda yerim gene, belki hediyeleri yilbasinda veririm, belki benim icin ozel biri olur yanimda benimle Noel kutlamak isteyen, onunla Noel yemegi yerim, ne onemi var? Kutlayacagim iste, ister Noel olarak, ister Noel maskesi altinda yilbasi olarak. Cin yilbasinda havai fisek atacagim, Hidrellez'de ates ustunden atlayacagim, Diwali'de de bir mum yakarim belki. Oh be!

Ailemize has kutlamalara gelince, cocuklar buyudukce bazi seyler sekillenip oturuyor zaten. Her Pazar kahvaltimiz, her dogum gunu hazirligimiz birer rituele donustu bile, oturmus bir sirasi var islerin, ben unutsam cocuklar hatirlatiyor. Eee, o zaman nedir bu kadar kasmak Selen Hanim? Rahat birakiyorum kendimi bu sene. Her zaman oldugu gibi yine minik klavuzlarimi takip ediyorum, Noel Baba'yla baris imzaliyorum. Hooo hooo

2010-11-22

Sosyal medya aglarinda kendimi kaybettim, hukumsuzdur

Internetle tanismam 1998 senesinde, yeni ise girdigim sirketteki butun Alman mudurlerin Noel icin evlerine gidip, gencecik insanlarin calistigi koskoca bir ofisi basibos birakmalariyla olmustu. Zaten Ender cikolata fabrikasinin hemen arkasinda bulunan ofisimiz, surekli bunyeye zerkolan cikolata kokulariya gayriciddi olmaya son derece musaitti. Yurtdisindaki ofisler, daha dogrusu ofis cunku o zamanlar sadece bir tek merkez vardi, Noel yuzunden kapaliydi. Bizlerse bos bos oturmak yerine mutfakta sucuk ve yumurtali ekmek kizartip, interneti ve nimetlerini kesfetmekle mesgulduk.

Kendimizi internete salmamizin ustunden kisa bir sure gecmisti ki kumar siteleri, tavla oynama siteleri ve chat odalari kesfedilmisti. Yeni kesfedildigi icin yasakli degildi. Olay oyle abartilmisti ki, iki arkadas birbirlerinden habersiz ayni sitede birbirleriyle tavla oynarken kavga etmeye baslamislardi. Soylenmelerinden ve verdikleri tepkilerden olayi anlayinca karnimiza agrilar girene dek gulmustuk ikisine. Bilgisayar oyunlarina hicbir zaman ilgi duymamisimdir, o yuzden benim favorim ofis ici dedikodular icin kullandigimiz, o zamanlarin messenger programi ICQ idi. Bazan karsimda oturan arkadasimla buradan konusur, sonra durup dururken oyle bir gulmeye baslardik ki olay anlasilana dek delirdigimizi dusunen cok olmustu.

Interneti daha ilk tanistigimiz anda sevmistim. Ozellikle Google beni kendine hayran birakmisti, hala da hayranim gerci ya, o zamanlar sosyal medya araclarinin bugun gelecegi konumu hayal bile edemezdim. Zaten elimdekiler yeterince buyuleyiciydi benim icin. Uzun sure internetin nimetlerinden fazlasiyla faydalandigimi dusunuyordum ki, Endonezya’ya tasinmamiz uzerine bana hazirlanip hediye edilen blogla bambaska, hic bilmedigim bir yuzunu tanidim internetin. Sevdiklerimizden uzaklasinca Facebook daha yogun olarak girdi hayatima. Internet hayatim Google, Facebook ve Blogger uclusu arasinda mutlu mesut geciyordu, taa ki gectigimiz gune kadar.

Gectigimiz gun, bir okur sagolsun, usenmemis, e-mail yazmis ve blogu Facebook uzerinden takip edilebilir hale getirmemi rica etmis. Zor birsey olmasa gerek diye dusunerek bir sayfa hazirladim, yeni yazi yazdikca buraya post ederim diye dusundum. Zamanla gelisir belki, fotograf falan yuklerim, belki oradan sohbet edilir diye dusunurken “link your page to Twitter” diye bir secenek cikti karsima. Bu Twitter ne ola diye bakinca oradan oraya atlayarak simdi adini hatirlamadigim baska sosyal medya aglariyla tanistim. Fotograf paylasimi uzerine olanlari vaar, microblogging (bunu de yeni ogrendim, cumle icinde kullaniyorum, caktirmayin) yapabildiklerin vaaar, var da var. Sec begen, sal istedigini internet ortamina, ister yazar ol, ister yonetmen, ister spor yorumcusu, ister politikaci, ister fotografci. Icinden ne geliyorsa birak ciksin ve butun dunyayla paylas.

Seinfeld’de gecen su cumle hic cikmaz aklimdan “internete birsey koymak havuza isemek gibidir, asla geri alamazsin” . Daha once yazmistim, bu blog yazma isi de bana aynen oyle geliyor. Cogu zaman bildigim birkac kisi disinda kimsenin okumadigini dusunuyorum. Sonra blogu okumus hatta takip eden birileriyle karsilasinca hem cok sasiriyorum, hem paranoyakligim tutuyor “yahu neler yazmistim, simdi bu neler biliyor benim hakkimda” diye, hem de utaniyorum, ciplak kalivermek gibi geliyor.


Bu arada ben bu yasimda internetin hizina yetisemedigimi hissederken, benim kullandigim herseyi rahatlikla kullanabilen, kullanamasa da ne yapip edip ogrenen annemi alnindan opmek istiyorum. Helal olsun sana be anne! Rol modelimsin, seni seviyorum

2010-11-11

Serabi

Gectigimiz hafta bir gunlugune bile olsa ekibimi gunluk is ortamindan uzaklastirmak, biraz kafa dagitmak icin Bandung’a goturdum. Bazilari senelerdir tekstilin icinde olmalarina ragmen, ayrintisiyla bir kumas fabrikasi gezmemisti. O yuzden once dokuma kumaslarimizi ureten bir fabrikaya ugradik.

Daha sonra Bandung’da Sundanese mutfagindan birseyler atistirdiktan sonra Tangupan Perahu yanardagina ciktik. Tazecik karadutlar, cilekler aldik, dagin kukurt kokulu serin havasini icimize cektik. Donus yolunda da Serabi (srabi diye okunuyor) adinda bir tatli yedik. Ben bayildim bu serabiye, en cok da toprak kaplarin icinde, komur atesinde pisiyor olmasina. Tadina baktiktan sonra ise fotografini cekmek ancak yarisini mideme indirdikten sonra aklima geldi. Muhallebiyle, krep arasi bir dokusu vardi. Ustundeki hindistan cevizli sos ise damagimda yaptigi butun tropik cagrisimlara ragmen, soguk yagmurlu bir gunde sicak sicak yenmesi gereken bir tatli oldugu izlenimini degistiremedi.

Bu blogu yemek bloguna donusturme niyetim yok ancak bu tatlinin ilginc tarifini paylasmadan duramayacagim. Kapakli, alti yuvarlak minik toprak kabi ve mangali olanlar, mutlaka denesin ve damaginda kalan lezzetle Guneydogu Asya’ya kisa bir yolculuk yapsin.

Malzemeler:
250 gr pirinc unu
150gr az yaslanmis hindistan cevizi rendesi (yani disi yesil olacak)
½ cay kasigi tuz
600ml hindistan cevizi sutu
1-2 macademia findigi

Macademia findiklari yagi cikana dek cok ince rendelenecek, yada ezilecek. Cikan yag toprak kabi yagmalak icin kullanilacak. Alternatif olarak hazir findik yagi da kullanilabilir diye dusunuyorum ama orjinal tarifi yorumlamak denemek isteyenlere kalmis artik.

Hindistan cevizi sosu icin:
1-2 hindistan cevizinden elde edilecek 500ml hindistan cevizi sutu
200 gr hindistan cevizi yada palmiye sekeri
¼ cay kasigi tuz
2 adet pandan yapragi (Uzunlamasina yirtilip, tek bir dugumle baglanacak. Bulamazsaniz sorun degil, benim yedigim sosta bence pandan falan kullanilmamisti. Ama orjinal tarifi deneyecegim diye inat ederseniz Asya urunleri satan yerlerde bulunabilir belki)

- Pirinc unu, rendelenmis hindistan cevizi ve tuz karisimina hindistan cevizi sutunu azar azar dokerek homojen bir karisim elde edene dek ciplak elinizle karistirin. Daha sonra karisimi avuc icinizle, hafif ve yumusak olana dek, 10-15 dakika dovun. (ne demek oldugundan emin degilim, hayal edebiliyorum ama denemek lazim)
- Toprak kabi iyice kizana dek komur atesinde isitin. Ezilmis findiklari ince bir tulbente koyup sikin ve cikan yagla toprak kabi yaglayin.
- 3-4 yemek kasigi kadar karisimi toprak kaba dokun ve yuzeyde baloncuklar gorene dek kapagi acik pisirin. Daha sonra kapagini kapatin ve alt yuzeyi iyice pisip acik kahverengi bir renk alana dek pisirin.
- Pisen serabiyi kaptan alip hindistan cevizi sosuyla sicak sicak servis yapin.

Hindistan cevizi sosu:
Hindistan cevizi sutu, seker, tuz ve pandan yapraklarini orta ateste surekli karistirarak pisirin. Kaynama noktasina geldiginde atesten alin ve ilinmasini bekleyin. Pandan yapraklarini alip tatliyla servis yapin.

Not: Bizim yedigimiz yerde krepi arasina muz dilimleri koyarak pisirip, cikolata sosuyla da servis yapiyorlardi. Ben orjinal olanini denedim ama eminim muzlu cikolatali versiyonu da harikadir.