Jakarta’dan bile gitmek bir bucuk gun suruyor Sipadan’a. Aslinda yakin zamanda Air Asia’nin bazi yeni direk ucuslar koymasiyla bizim icin daha kolay olacak gitmek ama simdilik uzun yoldan gitmek zorundayiz. Cocuklari birakip gitmenin hafif buruklugu, benim uzun zamandir gecirdigim en agir gribin etkisinde ve dalis yapamama endisesi icinde olmam falan derken ilk gece Singapur’da havalimani otelinde kaliyoruz. Yatana kadar ise Changi’de yeni acilan terminal, T3’te vakit geciriyoruz. T3 tam bir alisveris merkezi gibi, Hard Rock Café’de yemek yiyiyor, Kelebek Bahce’sini ve magazalari keyifle geziyoruz.
Ertesi sabah, Turkiye’den gelen grubu karsiliyoruz. Yorgun ama heyecanlilar, bir an once dalis yapmak icin sabirsizlaniyorlar, ama daha cok yolumuz var. Once Kotakinabalu’ya ucuyoruz. Yeni havalimani beni sasirtiyor. Cok hos, cok modern olmus. Burada Mr. Clement Lee bizi karsiliyor ve hemen herkese Starbucks’tan kahve ismarlayip, Jack Custeau anilarini anlatarak keyifleri yerine getiriyor. Sonra Tawau’ya ucuyoruz.
Tawau’da kaliyoruz o gece mecburen. Sempoerna’da Lepa-Lepa (geleneksel yelkenli tekneler) festivali oldugu icin oteller dolu. Tawau, keyifsiz, sicak, caddeleri kotu kokan, sevimsiz bir sehir. Deniz kenarinda ama denizi gormeyen salas deniz urunleri restoranlari var sira sira. Salas, ama ciddi salas. Bu restoranlarda canli canli suda duran yaratiklardan ne yemek istedigini seciyorsun, nasil pisirilmesini istedigini soyluyorsun ve komik fiyatlara ziyafet cekiyorsun kendine. Biz Mr.Clement’in onceden ayirttigi iki masaya yerlesip, onceden siparisini verdigi harika yemekleri nese icinde bekliyoruz. Grup sen sakrak. Grubun en gencleri disindaki herkes uzun yolun stresini ustunden atmis, tatil havasina girmis coktan. Pek cok kisi birbiriyle yeni tanisiyor ama ortak bir tutkuyu paylasiyor ve bu tutkunun pesinde binlerce kilometre yolu goze aliyor olmak, insanlari cabuk yakinlastiriyor birbirine. Gencler ise tedirgin, cok farkli bir yer, cok farkli bir kulturdeler, henuz tam olarak algilayip kabullenememisler bulunduklari ortami. Dunyanin neresinde olduklarini idrak etmeye calisiyorlar. Insanin hep kitaplarda okunan yagmur ormanlarinin ortasinda, dunyanin en zengin tropik denizlerinin yanibasinda, hatta ekvatora 5 derece kadar yakin oldugunu anlayabilmesi vakit aliyor. Olgunluk ve anlayisla karsiliyor grup onlarin cekingen tavirlarini.
Derken yemekler gelmeye basliyor. Bundan sonra anlatacaklarim aslinda anlatilmamasi gereken, grup icinde kalmasi gereken utanc dolu anlar. Ama yok, yazacagim, gercekleri herkes bilmeli. Eger benden haber alamazsaniz, bilin ki grup pesime dusmustur.
Onemli bir detay masalarin yuvarlak oldugu ve ortalarinda Cin restoranlarinda bulunan doner yuvarlak tablanin bulunmasi. Once tepeleme dolu, koskocaman bir tabak jumbo karidesler geliyor. Donen tablada sadece pecete kutusu, ezilmis sarmisak, soya sosu ve karides var. Bir anda sabirsiz eller tablayi dondurup karidesleri kapismaya basliyor. Karidesi beklerken chop sticklerle yemek yeme alistirmasi yapan kibar eller, on parmakla daliyor tabaklarin icine. Karideslerin sulari birbirimizin ustune sicriyor. Biralar nese icinde yuvarlaniyor. Rezil durumdayiz, halimize guluyoruz ama ac gozluluk diz boyu. Ortadaki donen tabla durmuyor, yakalayabilenin elinde kaliyor karidesler. Bizim masanin performansi super. Genclerin masasi sessiz, kocaman, saskin gozlerle bizi seyrediyorlar. Karidese pek dokunulmamis. Bizim masanin doymaz istahi yan masanin karideslerine goz dikiyor. Avuc avuc kendi masamiza tasiyoruz onlarin karideslerini.
Derken geyik etinden bir yemek, yerel bir sebze, kalamar, balik ve istiridyeler geliyor. Masa super ama bizim gozumuz ac. Hepsini supuruyoruz. Yan masanin yemeklerini de tuketiyoruz tabii ki. Yengec kirma pensesi kiriliyor, yengec bacaklari, karides kabuklari havada ucusuyor. Baska masalarin yemeklerine de el koysak mi diye gulusuyoruz. Neseli grup, daha da bir keyifleniyor yedikce. Kolestrol kafa mi yapiyor acaba diye dusunmeden edemiyorum. Ancak yemekler supurulup, tabaklar ayna gibi olunca biraz sakinlesiyoruz. Sigaralar yakiliyor, sis gobekler sivazlanirken. Mr.Clemet fazla bira icmeyin, simdi Durian yemeye gidecegiz diyor.
Durian, kokusu cehennem, tadi cennet gibi diye tanimlanan bir meyve. New York’un takma adi Big Apple ya, Jakarta’ninki de Big Durian. Durian o kadar kotu kokuyor ki otellere ve bazi binalara sokmak yasak. Sokaktaki meyve saticilarina gidip kesmece durian aliyor Mr.Clement bize. Orada ayak ustu hazirliyorlar ve herkes tadina bakiyor. Igrenc birsey. Bozuk sogan tadinda, kivami da sacma sapan, sulu falan degil, saman gibi. Gayet gereksiz buluyorum, agzimdaki parcayi bile yutmuyorum. Cennet boyle bozuk sogan tadindaysa sonumuz kotu, o zaman ben re-enkarne olayim mumkunse.
2009-04-28
2009-04-27
Ikinci Zihin
10 gunluk harika bir tatilden geldim ve isler boyumu gecmis durumda. Ama ben blog’umu ozlemisim, yazmak istiyorum. Yazmak ikinci zihnimi susturmanin en etkili yolu oldu benim icin. Gerci ben susturdukca, o daha gevezelesiyor sanki ama yine de bagimlilik yapti buraya yazmak. Ikinci zihin kavramini da tatilde okudugum kitaptan yeni ogrendim, cok hosuma gitti. Hani birsey dusunurken, birsey yaparken, arka planda aklimizdan surekli biseyler gecer. Aksam ne pisirsem, Lara’nin bu hafta playdate’i hangi gundu, alisveris listesine kabak yazdim mi, falan, vidi vidi yer bizi. Dikkatimizi vermedigimiz icin de, konuyu bitirip atamaz, bizi bitirir onun yerine. Ne zaman bosluk olsa, su yuzune cikmaya calisir.
Bunun farkina yoga yapmaya basladiktan sonra, meditasyon kisminda varmistim. Zihnimi bosaltiyorum, birsey dusunmemek icin caba harciyorum ama arka fondan birileri habire konusuyor, „Bugun sacimi yikamazsam 10 dakika erken cikarim, Starbucks’tan bagel alabilirim kahvalti icin. Terligimin altina gecen hafta yapisan sac obegi hala orda midir acaba? En iyisi o terlikleri atayim ben artik..hafta sonu cocuklari nereye gotursem. Evde domates kalmis miydi?“ vidi vidi vidi. Sus yahu, sus da bir meditasyon yapalim. Cogu da soru cumlesi, cozum ariyor kendince beynimin kosesine takilmis sorunlarima.
Paulo Coelho, Valkyries adli kitabinda iste bundan bahsediyor. Buna “second mind” diyor, ben ikinci zihin diye cevirdim. Ikinci zihin rahat birakilip, icini bosaltmasina izin verilmezse, surekli asil zihne mudahele eder, net dusunmemizi, konsantre olmamizi engeller diyor. Ne kadar dogru. Ama benim ikinci zihnim kendisine dikkat verildikca simarip, daha cok konusuyor. Saygi gosterip, soylediklerini kaydettikce iyice havalara girdi. Bir gevezelik, bir bosbogazlik, aldi yurudu. Harika bir tatil gecirdim, yazacak cok sey var. Ama ben nereden baslayacagima karar verene kadar yine beni rahat birakmadi. “Blog’a birseyler yaz, arayi cok soguttun” deyip duruyor. Yaziyorum iste ve bir sure susmasini umuyorum.
Bunun farkina yoga yapmaya basladiktan sonra, meditasyon kisminda varmistim. Zihnimi bosaltiyorum, birsey dusunmemek icin caba harciyorum ama arka fondan birileri habire konusuyor, „Bugun sacimi yikamazsam 10 dakika erken cikarim, Starbucks’tan bagel alabilirim kahvalti icin. Terligimin altina gecen hafta yapisan sac obegi hala orda midir acaba? En iyisi o terlikleri atayim ben artik..hafta sonu cocuklari nereye gotursem. Evde domates kalmis miydi?“ vidi vidi vidi. Sus yahu, sus da bir meditasyon yapalim. Cogu da soru cumlesi, cozum ariyor kendince beynimin kosesine takilmis sorunlarima.
Paulo Coelho, Valkyries adli kitabinda iste bundan bahsediyor. Buna “second mind” diyor, ben ikinci zihin diye cevirdim. Ikinci zihin rahat birakilip, icini bosaltmasina izin verilmezse, surekli asil zihne mudahele eder, net dusunmemizi, konsantre olmamizi engeller diyor. Ne kadar dogru. Ama benim ikinci zihnim kendisine dikkat verildikca simarip, daha cok konusuyor. Saygi gosterip, soylediklerini kaydettikce iyice havalara girdi. Bir gevezelik, bir bosbogazlik, aldi yurudu. Harika bir tatil gecirdim, yazacak cok sey var. Ama ben nereden baslayacagima karar verene kadar yine beni rahat birakmadi. “Blog’a birseyler yaz, arayi cok soguttun” deyip duruyor. Yaziyorum iste ve bir sure susmasini umuyorum.
2009-04-17
My new skin
10 yil once, ilk dalis elbisemi aldigimda, elbiselerin hepsi kazik gibi neoprenden yapilmis, icine girmesi ayri dert, icinde nefes almasi ayri dert, cikarmasi bambaska bir dertti. Isin kolayina kacarak, en kolay giyilen, beni en az maymuna ceviren Aquata elbiseyi almistim. Almistim ama fazla kolay giyildigi icin bu elbise bana biraz buyuktu, neopreni sunta gibiydi. Yeni calismaya baslamisim, oyle zirt pirt yeni elbise alacak durumda degilim, dalis merkezi sahibi sevgilim de yok henuz, o zamanlar dalisla ilgili hersey cok pahali, mecbur kaldim o elbiseye. Gerci buyuk falan ama bilekleri oyle guzel yapilmisti ki, icine cok az su aliyor, beni hic usutmuyordu. Bu elbise bir an once eskisin, ben de kendime yenisini alayim diye, ona o kadar kotu davrandim ki. Ne dalislardan sonra yikadim, ne asarak sakladim, cantalarin en altina koydum, tuzlu tuzlu guneste kuruttum. Fakat nasil saglam yapilmissa, yillarca hicbirsey olmadi. Benim butun hircinliklarimi sabirla ceken, iyi gunde, kotu gunde beni sicacik sarmalayan bu emektar elbiseye ben de gittikce baglandim. Artik son zamanlarinda, rengi solmus, orasi burasi yirtilmisti. Ayni yerleri defalarca tamir ederek, yirtik pirtik giymeye devam ediyor, bir turlu vazgecemiyordum ondan.
Taaa kii, “korkunc me” gelip, beni dalis hayatindan cekip alincaya kadar, postpartum’dan cikayim diye, sevgilim bir gun elinde yepyeni, harika bir Mares elbiseyle gelene kadar. Elbisenin sansi sanirim, o elbise geldikten sonra ben hep tropik sularda dalisa gittim. Ve hep sadece 5mm’lik shorty’sini kullandim. Taa ki, uc hafta oncesine kadar. Bali’de Crystal Bay soguk olur, en iyisi butun elbiseyi alayim deme gafletinde bulunana kadar. Ayyhh.. ne zor giyilen birseymis, nasil rahatsizmis, cehennem oldu bana o gun. Elbisenin sucu tabii ki, ben sismanlamis olamam. Ertesi gun dalis merkezinden 3mm’lik elbise kiraladim. Ooohh, rahatlik. Kolaycacik giyiliyor, sualtinda ne cok sicak, ne soguk. Tam buralara goreymis, tam benim gibi tembel, sicak su dalgiclarina goreymis.
Iste boyle verdim Sipadan’a gitmeden kendime 3mm’lik elbise alma kararini. Dukkana girdigimde icimdeki tekstilci butun elbiselerin kumaslarina soyle bir dokunmak istedi. Bir tanesine dokununca, daha fazla ilerleyemedi. O ne yumusaklik, o ne harika bir his, o ne esneklik. Baglandim bir anda, birakamadim. Modeli de guzel, erkek dunyasinin maco aktivitesi scuba dalis mantigiyla hazirlanmis maskulen elbiselerden degil. Omuzlarinda, bileklerinde pembe cicekli, cok zarif desenler. Kadin elbisesi basbayagi. Hissi, dokunusu, dizayni, herseyiyle tam bir kadin dalis elbisesi. Denemek icin giydim, cikarmak istemedim. Simdi sualtindaki bulusmamizi dort gozle bekliyorum, canim elbisem benim.
Taaa kii, “korkunc me” gelip, beni dalis hayatindan cekip alincaya kadar, postpartum’dan cikayim diye, sevgilim bir gun elinde yepyeni, harika bir Mares elbiseyle gelene kadar. Elbisenin sansi sanirim, o elbise geldikten sonra ben hep tropik sularda dalisa gittim. Ve hep sadece 5mm’lik shorty’sini kullandim. Taa ki, uc hafta oncesine kadar. Bali’de Crystal Bay soguk olur, en iyisi butun elbiseyi alayim deme gafletinde bulunana kadar. Ayyhh.. ne zor giyilen birseymis, nasil rahatsizmis, cehennem oldu bana o gun. Elbisenin sucu tabii ki, ben sismanlamis olamam. Ertesi gun dalis merkezinden 3mm’lik elbise kiraladim. Ooohh, rahatlik. Kolaycacik giyiliyor, sualtinda ne cok sicak, ne soguk. Tam buralara goreymis, tam benim gibi tembel, sicak su dalgiclarina goreymis.
Iste boyle verdim Sipadan’a gitmeden kendime 3mm’lik elbise alma kararini. Dukkana girdigimde icimdeki tekstilci butun elbiselerin kumaslarina soyle bir dokunmak istedi. Bir tanesine dokununca, daha fazla ilerleyemedi. O ne yumusaklik, o ne harika bir his, o ne esneklik. Baglandim bir anda, birakamadim. Modeli de guzel, erkek dunyasinin maco aktivitesi scuba dalis mantigiyla hazirlanmis maskulen elbiselerden degil. Omuzlarinda, bileklerinde pembe cicekli, cok zarif desenler. Kadin elbisesi basbayagi. Hissi, dokunusu, dizayni, herseyiyle tam bir kadin dalis elbisesi. Denemek icin giydim, cikarmak istemedim. Simdi sualtindaki bulusmamizi dort gozle bekliyorum, canim elbisem benim.
Etiketler:
dalis
2009-04-16
Bir kase corba icerken aklimdan gecenler
Bogazim agriyor, keyfim yok, midem birseyler yememi istemiyor. Canim bol limonlu mercimek corbasi cekiyor. Evin disinda nerede bulurum ki? Bulamam. Tavuklu kuskonmaz corbasi iciyorum yerine. Ilk yudumu alana kadar mutsuzum. Corba guzel mi? Cooook guzel. Turkiye’de olsam, canim bunu ister miydi? Isterdi vallahi. Ustune de zencefilli, balli ve limonlu cay icsem iyi gelir mi? Gelir gelir de, gectigi yeri zehir gibi yakiyor yahu bu. Iki senedir bekledigim dalis seyahatine gidiyor olmasam isim olmaz ya, ictim onu da zorla.
Yemek yerken karsimdaki garip ucluyu seyrettim. Yasli beyaz bir adam ve tombik, kara derili, Asya’li iki cocuk. Sonra baska bir yasli beyaz adam ve Asya’li yasli karisi geldi. Ilk adamin torunlariymis meger o sevimli kara cocuklar.
Insanin kendine benzemeyen cocuklari yada torunlari olmasi nasil bir his acaba? Beyaz irkin bir sure sonra yokolacagini okumustum, kesinlikle dogru olmali. Dominant gen olmadigi kesin, globallesme boyle giderse 100, 200 seneyi bulmaz beyaz irkin dunya uzerinden silinmesi.
Bu Asya’li kadinlarin cocukluk ve yaslilik halleri hos oluyor. Aradaki donemi ben pek guzel bulmuyorum. Begenen cok tabii ki, o ayri.
Insan irklarini beyaz, sari ve siyah olarak siniflandiran sivri zekali kim acaba? Cinliler sari mari degil, basbayagi beyaz. Endonezya’lilar mesela, kahverengi, hatta bazilari siyah. Hintlilerin bazilari zenci gibi kapkara. Sudan’da gordugum bazi kadinlar zenci hatlarina ve bembeyaz bir tene sahipti. Ingilizler pembe, alkol alinca kirmizi… Derinin rengi midir yani insanin irkini belirleyen? Bu sacmalik okullarda hala ogretiliyor mu merak ediyorum, ogretiliyorsa eger, bizim cocuklarin kafasini cok karistiracagini dusunuyorum.
Gideyim calisayim ben iyisi. Seromoniyle ugurlaniyorum garsonlar tarafindan, herbiri ayri tesekkur ediyor, n'aptiysam bu kadar iltifati hakkedecek?.. Burada herkes cok guleryuzlu, yuzum kiris kiris oldu bir senedir gulumseyerek gezmekten. Huysuzum, keyifsizim, gulmeyin bana, geri gulumseyecek halim yok bugun.
Yemek yerken karsimdaki garip ucluyu seyrettim. Yasli beyaz bir adam ve tombik, kara derili, Asya’li iki cocuk. Sonra baska bir yasli beyaz adam ve Asya’li yasli karisi geldi. Ilk adamin torunlariymis meger o sevimli kara cocuklar.
Insanin kendine benzemeyen cocuklari yada torunlari olmasi nasil bir his acaba? Beyaz irkin bir sure sonra yokolacagini okumustum, kesinlikle dogru olmali. Dominant gen olmadigi kesin, globallesme boyle giderse 100, 200 seneyi bulmaz beyaz irkin dunya uzerinden silinmesi.
Bu Asya’li kadinlarin cocukluk ve yaslilik halleri hos oluyor. Aradaki donemi ben pek guzel bulmuyorum. Begenen cok tabii ki, o ayri.
Insan irklarini beyaz, sari ve siyah olarak siniflandiran sivri zekali kim acaba? Cinliler sari mari degil, basbayagi beyaz. Endonezya’lilar mesela, kahverengi, hatta bazilari siyah. Hintlilerin bazilari zenci gibi kapkara. Sudan’da gordugum bazi kadinlar zenci hatlarina ve bembeyaz bir tene sahipti. Ingilizler pembe, alkol alinca kirmizi… Derinin rengi midir yani insanin irkini belirleyen? Bu sacmalik okullarda hala ogretiliyor mu merak ediyorum, ogretiliyorsa eger, bizim cocuklarin kafasini cok karistiracagini dusunuyorum.
Gideyim calisayim ben iyisi. Seromoniyle ugurlaniyorum garsonlar tarafindan, herbiri ayri tesekkur ediyor, n'aptiysam bu kadar iltifati hakkedecek?.. Burada herkes cok guleryuzlu, yuzum kiris kiris oldu bir senedir gulumseyerek gezmekten. Huysuzum, keyifsizim, gulmeyin bana, geri gulumseyecek halim yok bugun.
Etiketler:
Jakarta'da yasam
2009-04-13
Kayip Balik Nemo ve dusundurdukleri
Ben bu yaziyi ogle tatilimde, masamda yemek yerken yaziyorum ama normal mideye sahip insanlarin yemek yerken okumasini tavsiye etmem.
Hafta sonu milyon besinci kez Nemo’yu seyrediyoruz. Filmden alinacak cok fazla mesaj var ama bizim bu seferki seyirden cikardiklarimiz pek felsefi sayilmaz. Filmin sonuna yaklasmisiz artik, babasi macerali, uzun bir yolculugun ardindan sonunda Nemo’ya ulasiyor. Ulasiyor da zamanlama kotu, Nemo tam Darla’dan kurtulmayi basarmis, lavabonun yaninda duruyor ki, Gil’in kendini sudan disari firlatip, Nemo’yu tuvalete dusurmesine denk geliyor. Gul gibi oglu gitti bir delikten asagi diye Marlin cok uzuluyor. Cok bilmis Gil acili babayi teselli ediyor, “All drains lead to the ocean” (butun giderler okyanusa gider, merak etme kurtuldu aslinda) diye.
Hop, Lara atliyor;
L: Annee, yani butun kakalar, cisler denize mi gidiyor?
S: bulundugun sehrin ve evin kanalizasyon sistemine bagli olarak bazan denize gidiyor, bazan gitmiyor.
L: Benim kakalarim cislerim nereye gidiyor?
S: Bu evin foseptik sistemi var, onun icin evin altinda bir cukura gidiyor
L: Hep orda mi duruyor?
S: Hayir, icinde atiklari yiyen bir bakteri var
L: Yani benim kakalarimi mi yiyor?
S: Evet. Ama Istanbul’daki evde, denize gidiyor.
L: Nasil gidiyor peki?
S: Borularla. Tuvalete bagli olan boru denize acilirsa denize gidiyor.
L….
Sessizlik ve derin dusuncelere dalma moduna geciyor, kim bilir neler sekillendiriyor minik kafasinda. Artik surekli diken ustundeyim, ne zaman nasil sorular gelecegi hic belli olmuyor.
Hafta sonu milyon besinci kez Nemo’yu seyrediyoruz. Filmden alinacak cok fazla mesaj var ama bizim bu seferki seyirden cikardiklarimiz pek felsefi sayilmaz. Filmin sonuna yaklasmisiz artik, babasi macerali, uzun bir yolculugun ardindan sonunda Nemo’ya ulasiyor. Ulasiyor da zamanlama kotu, Nemo tam Darla’dan kurtulmayi basarmis, lavabonun yaninda duruyor ki, Gil’in kendini sudan disari firlatip, Nemo’yu tuvalete dusurmesine denk geliyor. Gul gibi oglu gitti bir delikten asagi diye Marlin cok uzuluyor. Cok bilmis Gil acili babayi teselli ediyor, “All drains lead to the ocean” (butun giderler okyanusa gider, merak etme kurtuldu aslinda) diye.
Hop, Lara atliyor;
L: Annee, yani butun kakalar, cisler denize mi gidiyor?
S: bulundugun sehrin ve evin kanalizasyon sistemine bagli olarak bazan denize gidiyor, bazan gitmiyor.
L: Benim kakalarim cislerim nereye gidiyor?
S: Bu evin foseptik sistemi var, onun icin evin altinda bir cukura gidiyor
L: Hep orda mi duruyor?
S: Hayir, icinde atiklari yiyen bir bakteri var
L: Yani benim kakalarimi mi yiyor?
S: Evet. Ama Istanbul’daki evde, denize gidiyor.
L: Nasil gidiyor peki?
S: Borularla. Tuvalete bagli olan boru denize acilirsa denize gidiyor.
L….
Sessizlik ve derin dusuncelere dalma moduna geciyor, kim bilir neler sekillendiriyor minik kafasinda. Artik surekli diken ustundeyim, ne zaman nasil sorular gelecegi hic belli olmuyor.
Etiketler:
cocuklar
2009-04-12
Bali – konaklama ve alışveriş
Bali oldukça büyük bir ada ve çok lüksünden ekonomiğine, kalabalığından sakinine pek çok farklı bölgesi var. Ada çılgın akıntıların, vahşi sörf dalgalarının bol olduğu denizlerle çevrili. Durum böyle, bizde de iki küçük çocuk olunca, kalabileceğimiz bölge Sanur’la kısıtlı oluyor. Sanur, dalgakıran görevi gören doğal bir mercan resifiyle çevrili. Kocaman, temiz, upuzun kumsalı, çocukların yarı beline kadar suda oturup oynayabileceği sakin denizi, nezih restoranları, çılgın olmayan gece hayatı ve dalış merkezleriyle çocuklu aileler ve dalıcılar için adanın en ideal bölgesi.
Sanur’da şimdiye kadar üç otelde kaldım. Ilk kaldığım otel Sanur Paradise Plaza Hotel idi.
http://www.sanurparadise.com/
Bu otellin iki tesisi var, biri denize yakın, diğeri değil. Biz denize uzak olanında kaldık ve Sanur’un restoranlar olan kısmına gitmek için bile taksiye ihtiyacımız oldu. Otelden sahile ve Sanur’un merkezine düzenli servis var. Bali’de ilk konaklamam olduğu için bahçesinden ve insanların güleryüzlülüğünden çok etkilenmiştim ama bunların Bali’de çok sık rastlanır şeyler olduğunu daha sonra öğrendim. Özetle güzel, temiz bir otel ama yeri çok avantajlı değil.
Ikinci otelim Sanur’un kalbinde yer alan Parigata oldu. http://www.parigatahotelsbali.com/
Bu otelin de yine harika bir bahçesi, güzel bir havuzu, temiz odaları ve güleryüzlü personeli var. Ancak en büyük avantajı restoran ve dükkanların tam merkezinde ve denize çok yakın olmasıydı bizim için.
Üçüncü gidişimde Bali Hyatt’ta kaldık. http://bali.resort.hyatt.com/hyatt/hotels/index.jsp
En güzeli ve ister çocuklu, ister çocuksuz her türlü tatil için ideali bu otel bence. Yer olarak Parigata’ya çok yakın, yani o da merkezde. Denize sıfır mesafede, kendi kumsalı ve kocaman iki havuzu ve bir çocuk havuzu var. Havuzlar da sahilde yani havuz kenarında yatıp denize girmek yada tam tersini yapmak için özel bir çaba harcamak gerekmiyor. Havuz bölgesi tamamen kocaman ağaçlarla kaplı yani herkese yetecek kadar gölge var ve serin. Çocukların rahatça oynayabilecekleri güvenli ve gölge alan çok geniş. Çocuk bakıcısı hizmeti de var. Otelin tesisleri aslında hiç dışarı çıkmayı gerektirmeyecek kadar güzel ve kaliteli. Ancak fiyatlar dışarıdaki restoranlara göre biraz pahalı. Spa ve spor salonu var. Spa’nın fiyatları Jakarta’ya göre çok pahalı ama Istanbul’a göre hala çok ucuz. Otelin bahçesi basbayağı bir yağmur ormanı, 4 senedir üstüste Bali’nin en iyi bahçesi ödülünü alıyormuş. Zaten bahçe turları da otelin yoga, kumda yürüyüş, bisiklet turu gibi pek çok aktivitesinden biri. Otele girer girmez boynunuza takılan çiçeklerden yapılmış kolye ve tropik karşılama kokteyliyle hemen kendinizi prenses gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Çalışanların güleryüzü ve saygısı tüm kalışınız boyunca ‘şu karşıdaki volkanı ben yarattım’ havasında gezmenize sebep olabiliyor. Kahvaltısı harika ki, peynirin karabora olduğu Asya otelleri için önemli bir özellik. Oda servisi odayı günde iki kere temizliyor ve taze çiçeklerden yapılmış adaklar ve taze meyveler bırakıyor. Odalar çok çok yeni ve lüks değil ama gayet temiz. Çocuklarla kalındığında çok rahat edilecek, romantik bir tatil için de ideal bir otel.
Alışverişe gene sıra gelmedi ama zaten o konuda anlatacak fazla birşey yok, ancak yaşanarak görülebilir.
Dilek’e not: Denon senin beğenip de annemin sana aldırmadığı tabloyu gösterdi, kulaklarını çınlattık. Yeni madenler keşfettik. Bir tahta oyma atelyesinde iki saat geçirip, sehpaha altı alıp çıktık! Ayrıca yatak örtüsü yapanların yerini de yine bu sefer başka birşey ararken keşfettim.. Hehehe. Bu geziden aldıklarımızın resimlerini çekip buraya koyacağım en kısa zamanda.
Sanur’da şimdiye kadar üç otelde kaldım. Ilk kaldığım otel Sanur Paradise Plaza Hotel idi.
http://www.sanurparadise.com/
Bu otellin iki tesisi var, biri denize yakın, diğeri değil. Biz denize uzak olanında kaldık ve Sanur’un restoranlar olan kısmına gitmek için bile taksiye ihtiyacımız oldu. Otelden sahile ve Sanur’un merkezine düzenli servis var. Bali’de ilk konaklamam olduğu için bahçesinden ve insanların güleryüzlülüğünden çok etkilenmiştim ama bunların Bali’de çok sık rastlanır şeyler olduğunu daha sonra öğrendim. Özetle güzel, temiz bir otel ama yeri çok avantajlı değil.
Ikinci otelim Sanur’un kalbinde yer alan Parigata oldu. http://www.parigatahotelsbali.com/
Bu otelin de yine harika bir bahçesi, güzel bir havuzu, temiz odaları ve güleryüzlü personeli var. Ancak en büyük avantajı restoran ve dükkanların tam merkezinde ve denize çok yakın olmasıydı bizim için.
Üçüncü gidişimde Bali Hyatt’ta kaldık. http://bali.resort.hyatt.com/hyatt/hotels/index.jsp
En güzeli ve ister çocuklu, ister çocuksuz her türlü tatil için ideali bu otel bence. Yer olarak Parigata’ya çok yakın, yani o da merkezde. Denize sıfır mesafede, kendi kumsalı ve kocaman iki havuzu ve bir çocuk havuzu var. Havuzlar da sahilde yani havuz kenarında yatıp denize girmek yada tam tersini yapmak için özel bir çaba harcamak gerekmiyor. Havuz bölgesi tamamen kocaman ağaçlarla kaplı yani herkese yetecek kadar gölge var ve serin. Çocukların rahatça oynayabilecekleri güvenli ve gölge alan çok geniş. Çocuk bakıcısı hizmeti de var. Otelin tesisleri aslında hiç dışarı çıkmayı gerektirmeyecek kadar güzel ve kaliteli. Ancak fiyatlar dışarıdaki restoranlara göre biraz pahalı. Spa ve spor salonu var. Spa’nın fiyatları Jakarta’ya göre çok pahalı ama Istanbul’a göre hala çok ucuz. Otelin bahçesi basbayağı bir yağmur ormanı, 4 senedir üstüste Bali’nin en iyi bahçesi ödülünü alıyormuş. Zaten bahçe turları da otelin yoga, kumda yürüyüş, bisiklet turu gibi pek çok aktivitesinden biri. Otele girer girmez boynunuza takılan çiçeklerden yapılmış kolye ve tropik karşılama kokteyliyle hemen kendinizi prenses gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Çalışanların güleryüzü ve saygısı tüm kalışınız boyunca ‘şu karşıdaki volkanı ben yarattım’ havasında gezmenize sebep olabiliyor. Kahvaltısı harika ki, peynirin karabora olduğu Asya otelleri için önemli bir özellik. Oda servisi odayı günde iki kere temizliyor ve taze çiçeklerden yapılmış adaklar ve taze meyveler bırakıyor. Odalar çok çok yeni ve lüks değil ama gayet temiz. Çocuklarla kalındığında çok rahat edilecek, romantik bir tatil için de ideal bir otel.
Alışverişe gene sıra gelmedi ama zaten o konuda anlatacak fazla birşey yok, ancak yaşanarak görülebilir.
Dilek’e not: Denon senin beğenip de annemin sana aldırmadığı tabloyu gösterdi, kulaklarını çınlattık. Yeni madenler keşfettik. Bir tahta oyma atelyesinde iki saat geçirip, sehpaha altı alıp çıktık! Ayrıca yatak örtüsü yapanların yerini de yine bu sefer başka birşey ararken keşfettim.. Hehehe. Bu geziden aldıklarımızın resimlerini çekip buraya koyacağım en kısa zamanda.
Etiketler:
Bali,
kesif gezileri
2009-04-10
Panca Walikrama
Bali’yi tek bir yazıda tarif etmek mümkün değil, onun için hazırlık kısmını görme imkanını bulduğumuz bu özel töreni ayrıca anlatmak istedim. Oteller ve alışveriş konulu başka bir yazı daha gelecek sonra.
Besakih Temple
Bu büyük törenin hazırlıkları çok önceden başlıyormuş. Nitekim sahildeki masajcı kadınlar, nehirlerde ve tarlalada çalışanlar bile işi gücü bırakmış adaklar hazırlıyorlardı. Evler, tapınaklar, heryer temizleniyor, adaklar hazırlanıyor, adaklar için çiçekler toplanıyor, kurban edilecek hayvanlar hazırlanıyor. Evlerin temizlenmesi sadece fiziksel temizlikle de bitmiyor. Evin her odasından temsili eşyalar Besakih Tapınağına götürülüp kutsanıyor. Kurban edilecek hayvanlar da yine bir gün önce burada kutsanıyor, hayvanların bir sonraki yaşamlarında daha üstün bir ruh olarak dünyaya gelmeleri için dualar ediliyor.
Bu kutsama töreni Besakih’nin içindeki merkez tapınağını üç kez tavaf ederek yapılıyor. Her klan kendi imgelerini ve renklerini , kutsanacak eşyaları ve hayvanları taşıyarak, Gamelan orkestrası ve rahipler eşliğinde yürüyor. Kurban edilecek hayvanların hepsini göremedik çünkü asıl töreni kaçırdık ama kaplan, aslan, bufalo gibi az bulunan hayvanlar da kurban ediliyormuş. Benim beynime kazınan ise koskocaman bir deniz kamplumbağasının çaresiz ve ümitsizce bakan, kocaman gözleri oldu. Insanlari, geleneklerini, dinlerini sorgulamadan kabullenmeyi öğrendim ama bu hayvanların kurban edilmesini kabul etmekte zorlanıyorum. Öbür taraftan kafamı kaldırıp koskoca yanardağın kraterini görünce de, ‘belki bir bildikleri vardır’ diye düşünmeden edemiyorum. Bizim değerlerimizin ve kalıplarımızın çok dışında bir yaşam sürüyor bu insanlar diye düşünüyorum ve bunu da onların bir parçası olarak kabul edip unutmayı seçiyorum. Ama olmuyor, o kaplumbağanın gözleri çıkmıyor aklımdan.
Tapınağın tam olarak içine giremiyoruz, etrafından dolaşabiliyoruz sadece. Tapınağın farklı bölümleri olduğunu ve her bölüm için farklı renklerde hayvanlar kurban edildiğini anlatıyor Denon. Anlatıyor ama ben tam anlamıyorum sebebini. Hinduizmin çok karmaşık bir din olduğuna karar veriyorum.
En çok ilgimi çeken şeylerden biri de tapınağın içinde Budistlere ait bir bölüm olması ve bu kutlamaya onların da kendilerince katılması. Bu insanların diğer dinlere toleransına tekrar saygı duyuyorum.
Besakih Tapınağını, hafif güneş çarpmasından ve tapınağın görkeminden sersemlemiş bir şekilde karmakarışık duygular ve düşüncelerle terkediyoruz.
Ben Hindu dinini ve geleneklerini hiç bilmiyorum, açıkçası hiç araştırmadım. Anlattıklarımın hepsi Bali’deki şöförümüz, rehberimiz, gerektiğinde çocuk bakıcımız, gerektiğinde tercümanımız, elimiz ayağımız dilimiz ve artık ailemizden biri olan, dünya iyisi insan Denon’un anlattıklarından anladıklarıma dayalı bilgilerdir, duyrulur.
Besakih Tapınağı, Agung yanardağının tepesinden Bali’yi seyreden, tüm klanlara kapılarını açan, sınıf ayrımları gözetmeden herkesi kucaklayan Ana Tapınak. Burada her 10 yılda bir, evreni doğanın negatif gücünden arındırmak için Panca Walikrama töreni yapılıyormuş. Eğer 10 yıl dolmadan herhangi bir doğal felaket, hastalık salgını yada sosyal huzursuzluk olursa kralın kararıyla tören yapılabiliyormuş. Işte bu tören, 2009 yılının 9.Nisan gününe denk geliyordu, ancak biz 8.Nisan’da döndüğümüz için ancak hazırlık törenini görebildik ki o bile yeterince etkileyiciydi. Zaten 9 Nisan’daki törene devlet büyükleri ve çok önemli kişiler katıldığından bizim içeri girebilme şansımızın çok düşük olduğu söylendi. O yüzden çok da üzülmüyorum.
Bu büyük törenin hazırlıkları çok önceden başlıyormuş. Nitekim sahildeki masajcı kadınlar, nehirlerde ve tarlalada çalışanlar bile işi gücü bırakmış adaklar hazırlıyorlardı. Evler, tapınaklar, heryer temizleniyor, adaklar hazırlanıyor, adaklar için çiçekler toplanıyor, kurban edilecek hayvanlar hazırlanıyor. Evlerin temizlenmesi sadece fiziksel temizlikle de bitmiyor. Evin her odasından temsili eşyalar Besakih Tapınağına götürülüp kutsanıyor. Kurban edilecek hayvanlar da yine bir gün önce burada kutsanıyor, hayvanların bir sonraki yaşamlarında daha üstün bir ruh olarak dünyaya gelmeleri için dualar ediliyor.
Bu kutsama töreni Besakih’nin içindeki merkez tapınağını üç kez tavaf ederek yapılıyor. Her klan kendi imgelerini ve renklerini , kutsanacak eşyaları ve hayvanları taşıyarak, Gamelan orkestrası ve rahipler eşliğinde yürüyor. Kurban edilecek hayvanların hepsini göremedik çünkü asıl töreni kaçırdık ama kaplan, aslan, bufalo gibi az bulunan hayvanlar da kurban ediliyormuş. Benim beynime kazınan ise koskocaman bir deniz kamplumbağasının çaresiz ve ümitsizce bakan, kocaman gözleri oldu. Insanlari, geleneklerini, dinlerini sorgulamadan kabullenmeyi öğrendim ama bu hayvanların kurban edilmesini kabul etmekte zorlanıyorum. Öbür taraftan kafamı kaldırıp koskoca yanardağın kraterini görünce de, ‘belki bir bildikleri vardır’ diye düşünmeden edemiyorum. Bizim değerlerimizin ve kalıplarımızın çok dışında bir yaşam sürüyor bu insanlar diye düşünüyorum ve bunu da onların bir parçası olarak kabul edip unutmayı seçiyorum. Ama olmuyor, o kaplumbağanın gözleri çıkmıyor aklımdan.
Tapınağın tam olarak içine giremiyoruz, etrafından dolaşabiliyoruz sadece. Tapınağın farklı bölümleri olduğunu ve her bölüm için farklı renklerde hayvanlar kurban edildiğini anlatıyor Denon. Anlatıyor ama ben tam anlamıyorum sebebini. Hinduizmin çok karmaşık bir din olduğuna karar veriyorum.
En çok ilgimi çeken şeylerden biri de tapınağın içinde Budistlere ait bir bölüm olması ve bu kutlamaya onların da kendilerince katılması. Bu insanların diğer dinlere toleransına tekrar saygı duyuyorum.
Besakih Tapınağını, hafif güneş çarpmasından ve tapınağın görkeminden sersemlemiş bir şekilde karmakarışık duygular ve düşüncelerle terkediyoruz.
Etiketler:
Bali,
kesif gezileri
Tanrıların Adası
Bali’de tam olarak kaç tane tapınak olduğu sanırım bilinmiyor ancak yüzölçümü topu topu yaklaşık 5600 km2 olan adada 10-15 bin adet tapınak olduğu tahmin ediliyor. Hala bir çeşit kast sistemi var ve her ailenin kendi evliyalarının bulunduğu, kendi atalarını andıkları aile tapınakları var. Bunun dışında her köyde Brahma, Wisnu ve Siwa adına yapılmış en az üç tane tapınak bulunuyor. Bali’liler hayatta herşeyin bir simetrisi olduğuna inanıyorlar, bunun için her tapınağın bir de simetrik tapınağı var, yani üç tanrı için altı tapınak ediyor. Bu tapınakların bazılarında köy toplantıları yapılıyor, bazıları mezarlığa yakın oluyor ve cenaze törenleri için kullanılıyor. Bunların dışında bir de fonksiyonel tapınaklar var, örneğin ressamların tanrıların kendilerine ilam vermesi için tapınak, yada çiftçilerin hasatlarının bereketli olması için yapılan tapınaklar. Her köyde ne kadar meslek varsa o kadar da tapınak yani. Pazar yerlerinde Melanting tapınakları, Subak denilen arınma tapınakları ve göllerde, dağlarda, deniz, nehir kenarlarında ve diğer kutsal mekanlarda bulunan tapınaklar.. Ve kast, klan farkı gözetmeksizin herkesin ibadet edebileceği bir adet Mother Temple, yani Ana Tapınak, Besakih Tapınağı.
Bu kadar çok tapınak olunca, Bali’lilerin günlük yaşamlarının ciddi bir bölümünü ibadete ayırdıklarını belirtmeye gerek yok sanırım. Durum böyle olunca dünyevi işlerde başarılı olmalarını beklemek de haksızlık tabii ki. Bali’de bu yüzden sanatçı ve zanaatçı oranı çok fazla. Dans, resim, müzik, heykel, metal işçiliği çok gelişmiş. Dünyanın pek çok köşesinden sanatçılar da Bali’nin zengin kültüründen ve sanat kokan havasından etkilenip buraya yerleşmiş. O yüzden de sokak üstündeki bir resim galerisinde 15000 dolarlık resimler bulup hayal kırıklığı yaşamak çok muhtemel. Bali’deki performans sanatlarının yaratıcılığı ve çeşitliliğine hayran olmamak mümkün değil. Legong, Kecak, Barong gibi dansların hepsi temelde Hindu mitolojik hikayelerini anlatsa da, herbiri ayrı birer görsel şölen. Bu danslar, dini tören ve kutlamalarda, ücretli gösteri şeklinde çeşitli gösteri merkezleri yada tapınaklarda ve mağazalardan restoranlara adanın her köşesinde görülebiliyor.
Bali’liler inanılmaz güleryüzlü, yardım sever , mutlu ve sıcak insanlar. Ada zaten çok güzel. Yüksek binalar yok, binaların her biri özenle Bali tarzında yapılmış, heykeller, resimler, tahta el işçiliği objeler her yerde. Bambu, taş ve tahta ancak bu kadar güzel kullanılır bir arada. Çevredeki pek çok şeyde sanatçı dokunuşu, yaratıcılığı hemen dikkat çekiyor. Herşey çok sade ve abartısız ama bir o kadar görkemli ve etkileyici. Derme çatma bir barakanın tavanındaki el işçiliği, palmiye yapraklarından dantel gibi örülmüş süsler, yerlerdeki minik adak sepetleri, yol kenarıdaki toprak lambalar gibi sizi kendine hayran bırakan bir çok şeyle karşılaşıyorsunuz gün içinde, hepsinde de yapanın sabrı, özeni , sevgisi , inancı okunuyor.
Adanın havasını anlatabilim mi bilmiyorum ama işte böyle huzur ve inanç dolu, doğal olarak çok güzel, size çok iyi davranan insanların olduğu bir yere gelince insan ister istemez etkileniyor ve kendini o büyüye kaptırıyor. Işleri, adadanın dışında kalan hayatı ve dertleri düşünmek mümkün olmuyor. Bedenin işten uzaklaşıp, zihnin aynı hayatı başka mekanda yaşadığı tatillerden olmuyor yani. Ruh ve zihin birlikte dinleniyor. Beden pek dinlenemiyor açıkçası, çünkü görülecek ve yapılacak çok fazla şey var. Ondandır, adaya ayak bastıktan en geç bir gün sonra bütün kadınlar saçlarını Bali’li kadınlar gibi çiçeklerle süsleyip, sarong’larını takıp, yüzlerinde belli belirsiz bir gülücük, tropik adalı prenses edasıyla dolaşıyorlar ortalıkta. Erkeklerin ise hepsi ellerinde ister en profesyoneli ister en uyduruk şipşak olanından birer kamera, tapınakların merdivenlerinde Indiana Jones havasıyla sekiyorlar. Dönüş için havalimanına girince bu havalar hemen sönüyor ama Bali’nin tadı tekrar dönene kadar insanın damağında kalmaya devam ediyor.
Bu kadar çok tapınak olunca, Bali’lilerin günlük yaşamlarının ciddi bir bölümünü ibadete ayırdıklarını belirtmeye gerek yok sanırım. Durum böyle olunca dünyevi işlerde başarılı olmalarını beklemek de haksızlık tabii ki. Bali’de bu yüzden sanatçı ve zanaatçı oranı çok fazla. Dans, resim, müzik, heykel, metal işçiliği çok gelişmiş. Dünyanın pek çok köşesinden sanatçılar da Bali’nin zengin kültüründen ve sanat kokan havasından etkilenip buraya yerleşmiş. O yüzden de sokak üstündeki bir resim galerisinde 15000 dolarlık resimler bulup hayal kırıklığı yaşamak çok muhtemel. Bali’deki performans sanatlarının yaratıcılığı ve çeşitliliğine hayran olmamak mümkün değil. Legong, Kecak, Barong gibi dansların hepsi temelde Hindu mitolojik hikayelerini anlatsa da, herbiri ayrı birer görsel şölen. Bu danslar, dini tören ve kutlamalarda, ücretli gösteri şeklinde çeşitli gösteri merkezleri yada tapınaklarda ve mağazalardan restoranlara adanın her köşesinde görülebiliyor.
Bali’liler inanılmaz güleryüzlü, yardım sever , mutlu ve sıcak insanlar. Ada zaten çok güzel. Yüksek binalar yok, binaların her biri özenle Bali tarzında yapılmış, heykeller, resimler, tahta el işçiliği objeler her yerde. Bambu, taş ve tahta ancak bu kadar güzel kullanılır bir arada. Çevredeki pek çok şeyde sanatçı dokunuşu, yaratıcılığı hemen dikkat çekiyor. Herşey çok sade ve abartısız ama bir o kadar görkemli ve etkileyici. Derme çatma bir barakanın tavanındaki el işçiliği, palmiye yapraklarından dantel gibi örülmüş süsler, yerlerdeki minik adak sepetleri, yol kenarıdaki toprak lambalar gibi sizi kendine hayran bırakan bir çok şeyle karşılaşıyorsunuz gün içinde, hepsinde de yapanın sabrı, özeni , sevgisi , inancı okunuyor.
Adanın havasını anlatabilim mi bilmiyorum ama işte böyle huzur ve inanç dolu, doğal olarak çok güzel, size çok iyi davranan insanların olduğu bir yere gelince insan ister istemez etkileniyor ve kendini o büyüye kaptırıyor. Işleri, adadanın dışında kalan hayatı ve dertleri düşünmek mümkün olmuyor. Bedenin işten uzaklaşıp, zihnin aynı hayatı başka mekanda yaşadığı tatillerden olmuyor yani. Ruh ve zihin birlikte dinleniyor. Beden pek dinlenemiyor açıkçası, çünkü görülecek ve yapılacak çok fazla şey var. Ondandır, adaya ayak bastıktan en geç bir gün sonra bütün kadınlar saçlarını Bali’li kadınlar gibi çiçeklerle süsleyip, sarong’larını takıp, yüzlerinde belli belirsiz bir gülücük, tropik adalı prenses edasıyla dolaşıyorlar ortalıkta. Erkeklerin ise hepsi ellerinde ister en profesyoneli ister en uyduruk şipşak olanından birer kamera, tapınakların merdivenlerinde Indiana Jones havasıyla sekiyorlar. Dönüş için havalimanına girince bu havalar hemen sönüyor ama Bali’nin tadı tekrar dönene kadar insanın damağında kalmaya devam ediyor.
Etiketler:
Bali,
kesif gezileri
2009-04-03
Bajaj
Bu akşam eve gelince Lara'nın kulağı ağrıdığı için hemen onu alıp doktora doğru yola çıktık. Yolda yanımızdan Jakarta'nın ilginç taşıma aracı, motorsikletten bozma, toplu taşımanın lüksü, taksinin ekonomiği BAJAJ geçti.

Lara'yla aramızda geçen diyalog;
L: Anneee, Arda bugün okuldan eve bunlardan biriyle geldi.
A: aaa, gerçekten m?
L: Eveeeet, gerçekten
A: Neden bununla geldi ki eve?
L: E araba sendeydi, yağmur da yağıyordu, doğru mu?
A: Doğru valla...
Ben Arda'ya 23 Nisan şarkısı, bana 'mama' değil de ANNE demeyi öğretmeye çalışadururken, adam süzme Endonezya'lı olarak yetişiyor.

Lara'yla aramızda geçen diyalog;
L: Anneee, Arda bugün okuldan eve bunlardan biriyle geldi.
A: aaa, gerçekten m?
L: Eveeeet, gerçekten
A: Neden bununla geldi ki eve?
L: E araba sendeydi, yağmur da yağıyordu, doğru mu?
A: Doğru valla...
Ben Arda'ya 23 Nisan şarkısı, bana 'mama' değil de ANNE demeyi öğretmeye çalışadururken, adam süzme Endonezya'lı olarak yetişiyor.
Etiketler:
cocuklar,
Jakarta'da yasam
2009-04-01
Obama'nin adidas kampanyasi
Bugun bizim intranetteki haberi ofiste henuz kimse okumadi sanirim, kimsenin konustugunu duymadim. Ben de az once actim da gordum zaten, malum Almanya'dakiler daha yeni ise geldi.
Impossible deal: adidas launches “Barackade” baslikli upuzuuuun bir yazi. Detayli olarak adidas'in, bir tarafinda Obama'nin resmi, topuk kisminda Amerikan bayragi ve adidas logosu kokan Barackade amblemi olan ve dilinde de "Yes, we can" yazan bir ayakkabi tasarladigini, 4.Temmuz'da piyasaya surecegi anlatilmis. Basketbol fanatigi olan Obama, unlu basketbol oyunculariyla 10 dakikaligina bu ayakkabiyla oynayacakmis. Askeri gosteri ucusu pilotlari da ayni anda havaya 3 cizgi cizecekmis. hahahaha!! Daha neler!
Neyse, devam edelim; Barackade modelinden sadece 1000 adet uretilecek ve kolleksiyoncularin begenisine sunulacakmis.
Iste Obama'nin "Impossible is Nothing" videosu:
http://www.youtube.com/watch?v=j9D34owC4Po
Impossible deal: adidas launches “Barackade” baslikli upuzuuuun bir yazi. Detayli olarak adidas'in, bir tarafinda Obama'nin resmi, topuk kisminda Amerikan bayragi ve adidas logosu kokan Barackade amblemi olan ve dilinde de "Yes, we can" yazan bir ayakkabi tasarladigini, 4.Temmuz'da piyasaya surecegi anlatilmis. Basketbol fanatigi olan Obama, unlu basketbol oyunculariyla 10 dakikaligina bu ayakkabiyla oynayacakmis. Askeri gosteri ucusu pilotlari da ayni anda havaya 3 cizgi cizecekmis. hahahaha!! Daha neler!
Neyse, devam edelim; Barackade modelinden sadece 1000 adet uretilecek ve kolleksiyoncularin begenisine sunulacakmis.
Iste Obama'nin "Impossible is Nothing" videosu:
http://www.youtube.com/watch?v=j9D34owC4Po
Ne diyeyim bilemedim.. 2009'da maas zammi yok, her turlu butce yariya indirildi falan gibi haberlerden sonra insanlari neselendirmek icin ne yapacaklarini sasirdilar herhalde diyorum.
Mutlu Bir Nisan'lar! Akilli olun, esek sakalari yapmayin.
ÖNEMLİ NOT: Aldığım tepkiler üzerine açıklama yapma gereği duydum; yukarıdaki yazı ve anlatılan kampanya tamamen faraziye olup gerçekle hiçbir alakası yoktur. 1 Nisan şakasından başka birşey değildir. Aman diyiim yani, ciddiye falan alan olmasın. Fakat bu yazının bu kadar ciddiye alınması da başka bir yazı konusu olacak tabii ki, o kesin. Obama'nın böyle bir kampanyaya katılmayı kabul etmesi fikrinin kimseyi şaşırtmaması gerçekten çok ilginç. En kısa zamanda irdelenecektir.
Etiketler:
calisma hayati
Subscribe to:
Posts (Atom)
