2009-09-30

Bebek bekliyoruz, hem de 300 tane!

Endonezya, tum dunyada en cok mercan resifine sahip olan ulke. Yaklasik 500 mercan turune ve tum tatli su ve tuzlu su turlerinin %25’ine sahip. Dunyada mevcut 7 deniz kaplumbagasi turunun, 6 tanesini bu sularda gormek mumkun. Bu yuzden, binlerce kilometre uzunlugundaki harika, volkanik kumsallarinin cogu deniz kaplumbagalarinin yumurtladigi yuvalarla dolu.

Ancak, tum deniz canlilari gibi deniz kaplumbagalari da insanoglunun vahsiliginden, cahilliginden ve cikar savaslarindan payini alarak direk olarak avlanma, dolayli olarak da denizlerin kirlenmesi ve bilincsiz, yasa disi balikcilik yuzunden yokolmaya yuz tutmus durumda. Sadece Endonezya sularinda, deniz kaplumbagalarinin sayisinin %90 gibi korkunc bir oranda azalmis oldugu tahmin ediliyor.

Ne yaziktir ki, Endonezya’da da, cevreci orgutler yeteri kadar guclenemedikleri icin, su anda koruma altindaki bolge sayisi cok az. WWF burada yogun olarak calisiyor ama ne yazik ki olayin arkasindaki maddiyat o kadar buyuk ki, bu konuda ciddi bir sonuc elde etmek imkansiz gibi gorunuyor. Yine de, halk arasinda yavas da olsa bir koruma bilinci olusmaya basliyor gibi sanki. Ornegin kaplumbaga etinin yogun olarak tuketildigi Bali’de Kurma Asih Vakfi, bence bu konuda ciddi basari elde etmis durumda.

Kurma Asih, adanin Batisindaki Perancak Koyu’nun yakinlarinda, minicik, kendi halinde bir kurum. Bu bolge, adanin Guney kismi gibi turistik bir bolge degil. Daha cok hayvancilik, pirinc ve balikciliktan gecimini saglayan koyluler icin deniz kaplumbagalari bundan iki sene oncesine kadar ticari degeri olan et parcasindan baska birsey degilmis. Ancak Kurma Asih, cok akillica davranak kaplumbaga yavrularinin denize birakilmasi olayini turistik bir atraksiyon haline getirmeyi basarmis. Bolgede turistik tesis olmadigi icin, adanin cevresinde mavi tur yapan sirketlerle anlasmislar. Tekneler, bebek deniz kaplumbagalarinin denize ilk yolculugunu gormek icin can atan turistleri buraya tasidikca, koyluler de bu isin kendileri icin maddi kazanc saglayacagini gormusler. Daha once satmak yada yemek icin sahilden topladiklari yumurtalari, bu kez Kurma Asih’e teslim etmek icin toplamaya baslamislar.


Buraya gitmeyi, ozellikle cocuklari goturmeyi uzun zamandir cok istiyordum. Bali’ye gitmeden iki hafta oncesinden Kurma Asih’i arayip randevu almistim. Ne yazik ki, bizim gidecegimiz gun yagmurlu ve karanlik bir gundu. Ama biz planimizi bozmadik, arabaya atladik ve iki saatlik harika bir yolculuk sonunda vakfa ulastik. Vakfin yoneticisi Pak Anom, cocuklara tek tek her asamayi anlatti. Bir yuvada yaklasik 300 yumurta oldugunu, bebek deniz kaplumbagalarini yaklasik bir aylik olduktan sonra deniz biraktiklarini, kaplumbagalarin buyuyunce kendi yumurtalarini birakmak icin ilk kez denize girdikleri kumsala donduklerini anlatti. Cocuklari once bebek kaplumbagalara yavas yavas alistirdi, onlari nasil tutmalari gerektigini gosterdi. Dana sonra denize birakilmaya hazir bir kova bebegi tek tek ellerimizle kumsala biraktik. Denize ozlemle kosuslarini, minik kafalarinin dalgalarin arasinda kaybolusunu izledik. Birakirken cok heyecanlandik, en son kafa denize daldiginda ise duygulanarak arkasindan el salladik. Inanilmaz bir tecrubeydi.

Gitmeden once, kuruma bagis yaptik ve karsiliginda bir yuva evlat edinmis olduk. Yuvamizda 300 tane yumurta var. Buyuk ihtimalle bebeklerin yumurtadan cikislarini goremeyecegiz ama denizde bir yerlerde bizim bebeklerimiz dolasacak bir sure sonra. Belki karsilacagiz sualtinda bir yerlerde, kim bilir. Bizim cocuklar dalis yapma yasina gelene kadar onlar da buyumus olurlar ne de olsa…

NOT: Bali’ye gitmeyi planliyor ve Kurma Asih’i ziyaret etmek istiyorsaniz tik.

2009-09-28

Osman

Yine Bali klasigi, Uluwatu’daki Kecak dansina gidiyoruz. Lara yolda soruyor da soruyor, “kac dakikada gideriz? Dans ne kadar surer? Yemegi nerede yiyecegiz? Vs vs. Sorulara babasi cevap veriyor sabirla. Ne oldugunu hatirlamiyorum ama en son uzman sorusunu soruyor. Babasi ona da cevap verince: “Baba sen osmansin” diyor. “Ne osmani kizim?” diyorum. “Kecak osmani, bak herseyi biliyor Kecak hakkinda”
Kopuyoruz tabii ki, baba mutlu, ben altima kacirmak uzereyim gulmekten.
Daha sonra at binmeye gittigimizde, o at tepesinde gulumserken ben ona sesleniyorum “topuklarini asagida tut” “at sarsilirsa arkaya yat, sakin one egilme” “dik dur” vidi vidi.
Attan inince bana itlifat ediyor “anne, sen de at osmaniymissin”
Cok sirin, cok. Hic duzeltmiyorum bu minik hatalarini. Nasil olsa ogreniyor dogrusunu. En son “yangic” dedigi “yangin” kelimesinin dogrusunu kuzeninden ogrendiginde cok uzulmustum. Bakalim “osman” in dogrusunu ne zaman, kimden ogrenecek.

Bayramin ardindan

Bir bayram daha gecti dunyanin cennet bir kosesinde ama ailelerimizden uzakta… Tunc deli gibi calisti, biz cocuklarla deli gibi gezdik ve eglendik. Bayram hazirligi yapmadik, bayramlik giymedik, kapi kapi dolasmadik, el opmedik, bayram harcligi vermedik, baklava yemedik.

Ilk defa cocuklarin temel ihtiyaclarini karsilayip, onlara iyi vakit gecirten, egiten, ogreten, koruyan, besleyen, temizleyen kisi kimligimden siyrildigimi hissettim. Ilk kez onlarla birlikte bu kadar eglendim. Ilk kez kumsalin en guzel saatinin gun batimi oldugu konusunda Lara’yla uzun uzun konustuk. Ilk kez denizin kokusunu derin derin icimize cekip, denizin ne kadar buyuk olduguna sastik. Deniz mi topragi tutuyor, toprak mi denizi diye tartistik ilk kez.. Ilk kez Lara ata bindi, ve cok sevdi, ilk ortak aktivitemizi bulmus olduk boylece. Ilk kez bebek deniz kaplumbagalarini denize biraktik, ucumuz icin de yepyeni bir deneyimdi, birlikte heyecanlandik, birlikte baktik dalgalarin arasinda kaybolan minik kafalara. Ilk kez kollarimiza papaganlar aldik, korktuk ama caktirmadik. Ilk kez cekilmis denizden sahilde kalanlari inceledik. Ilk kez denizin gidisini ve gelisini gozlemledik birlikte. Birlikte planladik gunlerimizi, birlikte eglendik. Ilk kez tek basima, bu kadar yogun bir zaman gecirdim cocuklarimla ve bu kadar keyif aldim. Ne cok sey ogrendim onlardan su yedi gunde. Yenilendim, hafifledim…

2009-09-17

Ayak cenneti

Endonezya’daki yasama bayagi alistim ama hala alisamadigim birsey var ki, o da gun icinde, olmamasi gereken yerlerde ciplak ayaklar gormek. Tamam, anliyorum, hava sicak, yagmur yagdi mi cok yagiyor, ayakkabi dayanmiyor, o yuzden insanlar sokaklarda parmak arasi plastik terliklerle ve sandaletlerle geziyor. Ok, buna itirazim yok. Ayaklar yerde oldugu surece sorun degil zaten. Benim alisamadigim, ayaklari olmamalari gereken yerlerde gormek.

Ornegin gayet hos bir mekanda otururken yan masadaki kadinin yada adamin tek ayagindaki ayakkabiyi cikarip, dizden bukup diger bacagin altina almak suretiyle oturmasi (bakiniz sekil 1), ve bir eliyle kahvesini yudumlarken, diger eliyle ciplak ayaginin basparmagiyla oynamasi. Ornegin, bir is toplantisinda, masanin ustundeki goruntu gayet ciddi ve profesyonelken, yanimdaki sandelyede, az once tarif ettigim pozisyonda oturan birinin ayak tabanini masanin altindan goruyor olmak. Ornegin, bizim butun guvenliklerin, soforlerin falan sandalyeye yine tek ayak ciplak ve sandelyede, bir el ayakta oturuyor olmalari. Ornegin, trafikte yanimda duran arabanin camina dayanmis, yada camdan disari sarkmis ciplak ayak.

Ayaklarin ulkesi burasi, hepsi ozgur, hepsi mutlu. Daracik, rahatsiz ayakkabilara mahkum degil hicbiri. Rahat edemedin mi, cikar at ayakkabiyi. Ofiste ciplak yurusem, kimse n’oluyor demez, zaten gun icinde gorulebilen, normal bir davranis onlar icin.


Yasasin ayaklarin ozgurlugu !




sekil 1

2009-09-16

Rüyaya hazırlık

Bu gece, her gece olduğu gibi yine yatak öncesi seremonimizi yaptık. Kitaplarını okudum, iyi geceler öpücükleri alındı verildi. Tam gidecekken Lara 'Annecim bu gece bana bir rüya ver' dedi. Bu rüya verme meselesi de Aytül Akal'ın 'Bana Bir Rüya Ver' adlı kitabından çıkıyor.

Yatmadan önce sualtıyla ilgili bir belgesel seyrediyorduk ve Lara'yla aramızda şöyle bir diyalog geçmişti:
L: Anne ben ne zaman suya girebileceğim
S: Giriyorsun ya kızım
L: Hayııır, sizin gibi, altına ne zaman girebileceğim
S: Sen suyun altına girebiliyorsun Lara'cım. Ne zaman dalabileceğini mi soruyorsun?
L: eveeeet. Beste (yaş 21) kadar olunca mı?
S: yok canım, çok daha önce dalarsın. Sekiz yaşında havuzda dolaşmaya başlarız beraber.

Bu konuşmadan yola çıkarak ' Sen bu gece rüyanda denizin altında gez, deniz kızı ol, rengarenk balıklar gör. Ariel'la oyunlar oyna denizin altında' dedim. Arkadan Arda çekiştirdi beni kendisini işaret ederek. Ona da 'sen de denizin altında gez bu gece rüyanda, sen de dalgıç ol, ablanla ve Ariel'la oyna'. Arda hemen kalkıp başucundaki çekmeceyi karıştırmaya başladı. İçinden yüzücü gözlüğü çıkardı, gözlerine tutup bana gösterdi ve yastığının yanına koydu.
'Hah', dedim, 'aferim oğluma. Ne güzel düşündün. Şimdi rahat rahat gözlerini açarsın suda, güzel güzel yüzersin'

İkisini de tekrar öptüm, ışıkları kapatıp yüzümde hala asılı kalan gülümsemeyle odadan çıktım. Umarım yarın neopren elbiseleriyle yatmaya kalkmazlar...

2009-09-15

Bizim bülbül altın kafeste, yerli nameler şakıyor galiba

Arda'nın 'baba' dışında hala doğru düzgün birşey söylediği yok. Konuşma terapisti masraflarını sigortanın ödemesi için gereken sevki almaya gittiğimiz çocuk doktoru, 'terapiye gerek yok, konuşur yakında' deyip bizimkileri gönderince, benim Arda'yı terapiye gönderip iki ayda bülbüller gibi şakıtma hayallerim de şimdilik suya düşmüş oldu. Bayramdan sonra şahsen eğileceğim konuya.

Adam hala dada, dudu dışında kelimeye benzer laf etmiyor. Endişeleniyorum. İşin komik tarafı, evdeki Endonezya'lı bakıcının bu bebek konuşmalarını anlamlı buluyor olması. Her akşam geldiğimde 'bugün Arda şunu dedi, yok bunu dedi' falan diye rapor veriyor. Gülüp geçiyorum tabii ki, Endonezya'ca böyle komik bir dil demek ki, bebek konuşması gibi, her şeyi birşeye benzetebiliyorsun... Yok canım, bizim oğlan Bahasa konuşuyor olamaz.. yok, yok, olamaz.. İnsan bir anne demeden 'baba ada' falan der mi? demez demez, benzetiyorlar... Benzetiyor olmalılar... Aaaa, üzüleyim mi, sevineyim mi şaşırdım vallahi..

Nothing else matters

Bu yaziyi gecen hafta yazmisim aslinda ama yayinlamayi unutmusum:

Bugun igrenc bir gun gecirdim iste. Belirsizlik, karisik ve isi bilmeyen kafalardan cikmis, bir suru insanin hayatini etkileyecek sacma sapan planlar… Neyin, kimin ne olacaginin belli olmama durumlari… Derken telefonumda bir mesaj buldum:

“Bugun Arda okuldan bezsiz geldi, ve evde de cisini lazimliga yapti”

Dunya aydinlandi birden, kara bulutlar dagiliverdi. Nasil mutlu oldum anlatamam. Minik bir adamin cisi bana herseyi bir anda nasil unutturabiliyor, nasil bu kadar mutlu edebiliyor hayret ediyorum hala. Ama gercek bu iste, evin disinda ne olursa olsun, aileden onemli birsey yok. Almam gereken mesaji, tam zamaninda aldim. Hemen biraktim dertlenmeyi. Simdi aksam eve donusu dort gozle bekliyorum. Gitmeden minik bir hediye almam sart tabii ki.

2009-09-10

Ne yapsam, ne yapsam ?

3 Kasim Lara’nin dogum gunu. Turkiye’deyken dogum gunu partilerini hep evimizde, ailelerimizle ve arkadaslarimizla kutlardik. Her sene, Beyaz Firin’dan seker hamurlu pasta siparis ederik ki, bu ozel bir aktiviteydi bizim icin. Sonra bol miktarda kek, pogaca, vs hazirlayip bir araya gelirdik. Pasta kesildikten sonra cocuklar hediyelerini acar, diger cocuklarla oynayip eglenirdi. O gun genelde aksam yemegi kaynar, istedikleri kadar cikolata ve seker yerler, genelde gecenin sonunda koltukta uyuyakalirlardi.

Burada dogum gunu kutlamalarinin civisi cikmis durumda. Kalabalik ailelerden, akrabalardan uzak olduklari icin cocuklar buruk olmasin diye mi, yoksa ucuncu dunya ulkesinin zengin yabanci azinligi olmanin verdigi simarikliktan mi bilmiyorum ama aileler gercekten abartiyorlar bu kutlamalari. Butun sinif arkadaslari, gecen seneki sinif arkadaslari, ordan burdan tanidiklari butun cocuklar davet ediliyor. Illa ki bir atraksiyon oluyor, ya sihirbaz, ya Gymboree... Evet, Gymboree. Gymboree, tabii ki yuklu bir ucret karsiliginda, oyuncaklarini, minderlerini, toplarini, vs toplayip, gelip evinize kuruyor. 4-5 kisilik bir ekiple birlikte, kendi merkezlerinde yaptiklari seyleri, sizin evinizde yapiyorlar. Gecen ay gittigim bir partide bale gosterisi vardi. Olmazsa olmaz, cocuklarin icine girip zipladiklari, toplarla oynadiklari, kaydiklari sisme dev oyuncaklar.
Yiyecek icecek tabii ki oluyor. Bir de oyle cay ve meyve suyuyla gecistiremiyorsunuz cunku yabancilar gunduzden alkol almaya alisik olduklari icin, anneler babalar icin mutlaka bol miktarda sarap ve bira bulundurmak gerekiyor. Dogum gunu pastasi da suslu puslu, temali falan olacak.

Genelde cocuklar pasta kesilene kadar kuduruyor. Pasta kesildikten sonra herkes toz oluyor. Ama ev sahibi bu kadariyla kurtulamiyor. Gelen her cocuga hediye vermek sart. Bunu da abartanlar oldugu gibi, basitce bir torbaya seker, boya kalemi ve boya kitabi koyanlar da var. Abartilar arasinda sirt cantasi, ustune cocugun ismi islenmis havlu, tuylu oyuncak, yastik falan var. Bu dogum gunu sahibinin davetlileri simartma olayi tamamen buraya has bir adet ki, o da ayri bir yazi konusu olur.

Simdi ustumde cok buyuk baski var. Kara kara dusunuyorum, partiyi evde mi yapsam yoksa disarida mi? Evde yaparsam on bahcede mi, arka bahcede mi? Sabah mi, ogleden sonra mi? Ev disinda yapip, butun pisligi ve daginikligi orada birakip eve gelmek hos olmaz mi? Pastayi nereden siparis etsem? Gelen cocuklara verilecekleri nereden alirsam daha ucuz olur? Sihirbaz mi, akrobat mi, yoksa ikisi de mi? Cocuklara ne oyun oynatmak lazim, ben de Gymboree’yi mi cagirsam acaba?

Bu kadar fakirligin ve sefaletin oldugu bir ulkede, onemli miktarda bir parayi boyle birsey icin harcamak icime hic sinmiyor. Ayrica sonu nedir bunun, 5. yas gununu boyle satafatli kutlayan cocuk, 18’inde pastanin icinden dansoz cikmazsa hayal kirikligina ugramaz mi? Sanki ben yine, yiyecekleri kendim yaptigim, evi cocuklarla birlikte kendimiz susledigimiz, cocuklari kendim eglendirdigim basit bir kutlama tercih edecegim.

2009-09-07

7 sene once

Hemen hemen her hafta sonu dalis icin Saroz’a gidiyorduk. Tekne de vardi o zamanlar, cok egleniyorduk ama cok da yoruluyorduk. Yine bir dalis gunu sonrasi, aycicegi tarlalarinin ortasinda, tastan yapilmis, 7 odali motelin bahcesinde oturmus, sahipleriyle sohbet ediyorduk. Istanbul’dan uzaktaki hayatlarindan ne kadar mutlu olduklarini, oraya donmeyi akillarindan bile gecirmediklerini anlatiyorlardi bize. Biz de sonbahar sonunda evlenecegimizi soyledik, “eh artik, bizim dugunumuze gelirsiniz herhalde” dedik sitemkar bir sekilde. “Neden Istanbul’da evleniyorsunuz, burada evlendirelim sizi, hem de o kadar uzun sure beklemezsiniz, kaymakam bizim arkadasimiz zaten” diye bir karsilik alinca hem sasirdik, hem de aklimiza yatti. Sapsari aycicegi ve misir tarlalarinin ortasindaki bu harika mekandan daha guzel bir yer olamazdi bizim dugunumuz icin.

Islemlere baslayinca, dugun tarihi ilk planladigimizdan cok daha one gelmis oldu. Hemen gelinlik dikimine basladik. Arkadasimin annesi dikiyordu gelinligi ve bana iltimas gecerek kisa surede bitirecekti. Davetiyeler basildi acilen. Saroz’un Ibrice koyunde kuafor var miydi sacimi yaptiracak? Yoktu tabii ki.. Tekirdag’a giderim diye dusundum. Arkadaslarimin tavsiyesiyle buldugum kuaforun, benim cocuklugumda sacimi kesen Hasan Abi cikmasi karsisinda ne dusunecegimi bilememistim ama nazimi cekecek, kafami sac spreyiyle kaskati yapip ciceklerle doldurmayacak birini bulmus olmak, beni cok rahatlatmisti.

Hemen gidip tul parcalari, beyaz ortuler ve yapma cicekler buldum aldim. Ne de olsa mekanin suslenmesi de bize kalmisti. Sevgili Ebru, midye kabuklarinin icini mumlarla doldurdu, minik bardaklari renk renk boyayip mum yapti onlara da. Heryeri mumlarla isil isil aydinlatacaktik. Bu kadar telasin icinde nikah sekerlerini unutmustuk. Bu kez de is arkadaslarim imdadima yetisti. Minik keseler diktiler, ustlerine deniz kabulari ilistirdiler, iclerine de yine deniz kabugu seklinde cikolatalar doldurdular. Hersey tamam gibiydi.

Dugunden bir gece once ailelerle motele yerlestik. O gece harika, bol muzikli, bol kahkahali bir yemek yedik ailerle. Ertesi gun maraton basladi bizim icin. Ikimiz de cok heyecanliydik. Ben kuafore gittigimde, anneler suslemeleri yapti. Tek sorunum gelin cicegiydi.. Bir turlu acik cicekci bulamiyorduk. En son umit olarak Kesan’a gittik, neyse ki bir cicekci bulduk. Iki adet lilyum aldik, kurdelerle susledik. Gelin cicegi de tamamdi.

Motele donduk, bizi bekleyen arkadaslarimizin hazirladigi birer duble viskiyi diktik kafamiza ki biraz heyecanimiz yatissin. Sonra odamiza cekildik, hazirlandik birlikte, makyajimi yaptim, sacimin fazla kabarikliklarini indirmeye calistim, Tunc’un kravatini baglamasina yardim ettim, o da benim gelinligi giymeme. Dugunden once birbirimizi gormememiz gerektigine inanmadik hic, her hazirligi birlikte sirtsirta vererek birlikte yaptik. 7 senenin her aninda oldugu gibi birbirimizden guc aldik. Gunes batmadan davetliler gelmeye baslamisti. Gelenleri karsilamak ve isiktan faydalanip resim cektirmek icin disari ciktik. Ailelerimizin en yasli fertlerinin bile usenmeden, o kadar yolu goze alarak gelmeleri bizi sasirtti ve cok mutlu etti.

Hava kararmaya basladikca dugunden cok parti havasina girmeye basladi herkes. Sezi ve Berk’in minik konserini nefeslerimizi tutup dinledik. Sonra muzik yavas yavas degisti. O kadar eglendik ki, en son eteklerimi kucaklayip sahnede deli gibi dansettigimi hatirliyorum. Annemin Saniye halasiyla, Tunc’un buyuk dayisiyla, taa Izmir’den, Istanbul’dan kalkip gelmis akrabalarimizla ve arkadaslarimizla dansettik. Az yedik, cok ictik, cok eglendik. Mutluluktan, alkolden ve dansetmekten ayaklarimiz yere basmadi o gece.

Ertesi sabah, herkeste tatli bir yorgunluk vardi. Hep birlikte kahvalti ettik ve annelerin mutluluk goz yaslari icinde Misir’daki balayimiza gitmek uzere yola ciktik.

Sanki dunmus gibi hatirliyorum her detayini. Gunduzu ve gecesi isil isildi,rengi de gunes sarisiydi dugunumuzun. Gunduz gunes isinlarinin turuncumsu parlak sarisi, tarlalardaki misirlarin, bugdaylarin ve ayciceklerinin dogal sarisi, gece mumlarin ve mesalelerin sari turuncu isiklari, bizlerin gozlerindeki mutluluk ve heyecan dolu kivilcimlar, ailelerin nemli gozlerinde parlayan gurur isiltilari...

2009-09-06

Yine HongKong

HongKong'u bu sefer pek sevmedim. Sebebi de heryerdeki yapış yapış kalabalıktı. Okulların tatil olduğu döneme denk geldiği için, heryerde ama heryerde vıcık vıcık ve gürültülü bir insan kütlesinin arasına girmek zorunda kaldık. Hava da çok sıcak ve nemli geldi bize. Tunç ve ben çok yorulduk ama çocuklar için unutulmaz bir gezi oldu.

Benim eğitimim olan iki gün, Tunç ve çocuklar Ocean Park'a gittiler, teleferikle HongKong'u havadan seyrettiler.

Ocean Park'taki deniz kızını Arda çok sevdi

Hatta biraz fazla sevdi galiba...

Ve Disneylad'e gittik.

Anne baba işkencesi, çocuk cenneti bir yer. Pek akıllıca tasarlandığını söyleyemeyeceğim. Sonuçta HongKong hem çok sıcak, hem soğuk, hem de çok yağmurlu olabilen bir iklime sahip. Böyle bir coğrafyada olunca yürüme mesafelerinin az, üstü kapalı alanların bol olduğu bir yer hayal etmiştim. Tamamen tersi, çok uzun yürüme mesafeleri var küçük çocuklar için, üstü kapalı gölge tek sığınaklar ise dükkanlardı. Neyse, biz hiç hoşlanmasak da çocuklar cidden çok eğlendiler.
Özellikle çizgi film karakterlerinin olduğu bölüme bayıldılar. O sıcakta, kostümlerin içinde 15 dakikadan fazla kalamıyorlar sanırım ve 15 dakikada bir nöbet değişimi oluyor. Bu karakterlerin her gidişinde ve her gelişinde, Arda deli gibi bağırdı arkalarından.

Sıcak onları da bunalttı. Bir köşede karşımıza çıkan bu ıslak oyun alanında biraz olsun serinleyebilmek için oldukça uzun bir süre oyalandık.



Ailece, minik bir doğum günü kutlaması yaptık sevgili babamıza

Çocuklar sırtlarında minik çantalarıyla gıklarını çıkarmadan bizimle uzun uzun gezdiler HongKong'u. Son derece salaş, bizden başka turistin olmadığı yerlerde yemekler yediler. Taksilerde, toplu taşıma araçlarında zorluk olur diye puset almamıştık yanımıza, seslerini çıkarmadan yürüdüler minik adımlarıyla. İşte korkunç, minik HongKong fatihleri;