2010-06-29

Obay *

Gecenlerde eski toplanti notlarimdan birine bakmak icin isyerinde not aldigim defterleri cikardim ortaya. Haziran 2009’dan beri butun defterlerim kelebekli. Kelebek degisimin, donusumun simgesi. Hayati surekli, olumu de donusum olarak dusunmek bazi seyleri kabullenmeyi kolaylastiriyor sanirim.

Blog disinda bir gunlugum var artik. Genelde icimi ya buraya ya yakinlarima dokerdim. Arada bir kizginlik dolu, ofkeli yazilarim olmustur ama hicbirini kaydetmemisimdir. Sadece icimden cikarip silmisimdir. Farkettim ki bazi seyler var yazmam gereken, onlari yazmadan baska bir satir bile dokulmeyecek kalemimden. Herkese duyurmanin gereksiz oldugu, ama unutmak da istemedigim, belki zamani geldiginde birileriyle paylasmak isteyebilecegim bazi seyler. Ben de actim bombos bir sayfa, kosesine bir kelebek kondurdum ve yazdim. Ancak ondan sonra belli bir rahatlama yasayabildim, nefes almaya baslayabildim, kelebekleri gormeye baslayabildim. Sanki gunes de benim icin parliyor bugun, bundan sonraki her gun bir oncekinden daha guzel olacak, onu haber veriyor bana.

* Arda, kelebege butterfly demeye calisarak „obay” diyor. Hic te benzemiyor ama oyle diyor iste.

2010-06-22

Gidiyorum

Gitmekle çizilmiş yazgım benim
İçimde boyutları yitik bir dünya
Yine yol göründü ufkum simsiyah
Yıldızlar kayıyor üstümden tutamıyorum
Yalnızlığım ürküten bir çıkmaz sokak
Ölüyor birer birer yüreğimde mevsimler
Beyaz bir yolculuğa çıkıyorum

Ardımda kalıyor pembe düşlerim
Altında sabahladığım sokak lambası
Sevdalara dalıp söylediğim türküler
Coşkuyla okula koşan çocuklar
Bir düş olup düşüyor avuçlarıma
Yanıma bir kendimi alıyorum
Çam kokan ada rüzgarı ve koca çınar
Tümü yerli yerinde kalıyor
Topacımı sapanımı size bırakıyorum

Hasan Kutsal Eker
1938-2010

Huzur icinde yat...




2010-06-09

Raja Ampat, Dort Kral

Raja Ampat, dunyanin en karmasik ekosistemlerinden biri, Bati Papua’nin yani Irian Jaya’nin goz bebegi. Bugun ulasim zorluklari ve kisitli konaklama imkanlari yuzunden cok fazla turistin gidemedigi ancak unlu fotografcilarin mudavimi oldugu, pek cok turizm, gezi ve fotograf dergisinde kendisine ayrilan sayfalarla dunyanin ilgisini yeni yeni cekmeye baslayan, doga asiklarinin hayallerini susleyen bir doga harikasi.

15.yuzyilda Maluku’nun ilk Musluman yoneticilerinden biri olan Tidore Sultani, bolgeye 4 yerli kral atamis; Misool, Salawati, Batanta ve Waigeo. Bu krallar bolgenin dort buyuk adasina isimlerini vermisler. Bolgenin Raja Ampat yani Dort Kral ismi de buradan kalmis.

Papua, 16. yuzyilda Portekizliler gelip bolgeyi ele gecirene kadar Bati dunyasinda bilinmiyormus. Ancak bulunan arkeolojik kalintilar, IO 2000-3000 yillarinda bile bolgede adalar arasinda ticaret yapildigini gosteriyor. Portekizlilerin 1526’de yonetime getirdigi vali, etrafi once bir guzel vaftiz ettikten sonra bolgeye „Ilhas Dos Papuas“ yani „Kivircik Saclilarin Adalari“ adini vermis. Iste Papua ismi de buradan geliyor.

Adalar altin madenleri yuzunden kisa surede somurgeci devletlerin ilgisini cekmis dogal olarak. Ispanya, burayi 1545’te Portekizlilerden almis, ve adini „Yeni Gine“ olarak degistirmis. Ispanyollar da altin bulma ve cikarma konusunda pek basarili olamamislar. Foja daglariyla ilgili bilgi edindikten sonra doga kosullarinin ve yerel halkin bu cabalara engel oldugunu dusunuyorum. Yerel halk arasinda kelle avciligi ve insan yiyicilik olduguna birkac kaynakta rastladim. 1700’lerde Ispanya bolgenin yonetimini Hollanda ve Ingilitere’ye vermek zorunda kalmis. Muskat, tarcin, sandal agaci, kurutulmus deniz hiyari, deniz kaplumbagasi kabugu, inci, cennet kusu derisi ve kole (!!) gibi ticari degeri yuksek kaynaklarin zenginligi yuzunden Hollanda ve Ingiltere uzunca bir sure itisip kakistiktan sonra bolgeyi aralarinda paylasmislar.

Hollandalilara kalan Bati Papua, uzunca bir sure Hollandilarin fazla ilgisini cekmemis. Bolge ihmal edilmis, aslina bakarsaniz doga acisindan cok da iyi olmus. Sir Alfred Russel Wallace, 1854-1862 yillari arasinda bolgede 8 yil gecirmis. Bu sure esnasinda Asya ve Avustralasya turlerini ayiran ve Wallace cizgisi denen biyo-cografi siniri bulmus ve Charles Darwin’le ayni zamanda bir evrim teorisi gelistirmis. Bu Wallace cizgisi cok enteresan bir konu, ilginizi cekiyorsa arastirmanizi tavsiye ederim.

Bolgeye ciddi arastirma gezilerinin ve yerli kabilelerle anlamli ilk temaslarin yapilmasi 20. yuzyilin baslarini bulmus. Ancak Yeni Gine’nin Bati tarihinde yerini bulmasi, 2.Dunya savasinda Japonya ve diger devletler arasinda cok kanli savaslara sahne olmasiyla olmus. Savasin son catismalari Kus Kafasi Peninsula’sinin ucunda gerceklesmis, ve buranin gunumuzde batik dalisi acisindan cok ilgi cekici bir yer olmasina sebep olmus.

2.Dunya savasinin bitmesiyle Hollanda bolgeyi Endonezya’ya teslim etmis. Ancak devredilen bolgeler arasinda atlanan yer Hollanda Yeni Ginesi olmus. Bolgenin Endonezya’ya katilmasi 1969’u, Irian Jaya adini almasi ise 1973 yillarini bulmus. Gunumuzde “Ozgur Papua” hareketleri hala devam etmekte ve bu yuzden bolgenin bazi yerleri guvenlik sebepleriyle hala turizme kapali. Politik karmasa yuzunden pek cok altin, nikel ve petrol madeni de bolgede faaliyet surduremiyor.

2010-06-08

Foja Daglari


Icim icime sigmiyor gene. Ozlemler sona eriyor bugun, bir sureligine en azindan, tekrar ozleme vakti gelene dek. Ruhum kipir kipir, yolculuk var yakinda, dalis malzemeleri elden geciyor yavas yavas. Raja Ampat diye cok ozel bir yerin hayaliyle yanip tutusuyorum bir suredir.

Raja Ampat, Papua’nin Endonezya kisminda, dunya uzerinde motorlu tasitlarla gidilebilecek en dogal ve bakir yerlerden biri. Zaten, Endonezya Papua’si hala ayak basilmamis yagmur ormanlari ile butun insanlik icin heyecan verici bir bolge. Zengin altin ve petrol madenleri yuzunden cikan politik gerginlikler ve bu bolge uzerinde oynanmaya calisilan oyunlardan hic bahsetmeyecegim. Bir sekilde hala korunuyor, ama dogal parklarin ve koruma alanlarinin yeterli olmadigi ve daha da arttirilmasi gerektigi konusunda WWF dahil, pek cok sivil orgut mucadele vermekte.

Gectigimiz gunlerde, bolgedeki Foja daglarina National Geopraphic ve Endonezya hukumeti basta olmak uzere, bir kac cevreci ve bilimsel orgutun daha destekledigi bir arastirma gezisi sona erdi. Bu gezi sonunda bilim adamlari simdiye dek hic bilinmeyen 20 yeni turun bilgisiyle donduler Foja daglarindan. Tur sayisi zamanla artabilirmis, cunku herhangi bir canlinin yeni bir tur oldugunun ispatlanmasi bazan yillar surebilirmis. Ancak ilk asamada bile 20 yeni tur bulduk diyebiliyor arastirmacilar. Iste boyle zengin ve karmasik bir dogal yapiya sahip Papua’nin Foja daglari.

Foja daglari Asya Pasifik bolgesinin, yol girmemis, ayak basilmamis en buyuk yagmur ormanlarina sahip. Bolgedeki insan nufusunun 300 civari oldugu tahmin ediliyor. Orman, 2005 yilinda yapilan ilk arastirma gezisine kadar modern insanin elinin degmedigi bir yermis. Bu gezinin planlamasina ise 1982 yilinda baslamis arastirmacilar. Yani gezinin gerceklesmesi 23 sene surmus! Politik engellerin disinda, zor doga sartlari, bolgeye ulasimin zorlugu da gezinin defalarca ertelenmesine sebep olmus. Ancak ilk gezi kirktan fazla yeni hayvan, bitki ve bocek turunun kesfiyle sonuclaninca sponsorlar ve arastirmacilar uzun suren cabalarinin heyecan verici sonuclarini almislar.

Foja daglarinin hikayesi 1890’larin ortalarinda, doldurulmus tropik kuslarla dolu bir geminin Avrupa’ya gelmesiyle basliyor. Bu tropik kuslar, Avrupa’li zenginlerin sapkalarini ve evlerini suslemek amaciyla getiriliyor. Akilli bir Hollandali tuccar, bu ilginc kuslari gorunce hemen bazilarini kenara ayirip, Avrupa’li doga bilimcilere gosteriyor. Bir tropik kus, Ingiltere’ye, Lord Walter Rothschild’e, bir adet siyah beyaz cennet kusu da Almanya’ya, zamanin unlu kusbilimcisi Otto Kleinschmidt’e gonderiliyor. Her iki bilimadami da, kuslari yeni turler olarak ilan ediyorlar.

Daha sonra, bu iki nadir turun anavatanini kesfe cikmak pek cok bilimadaminin ve ornitolojistin hayali oluyor. Bolgede bu kuslardan baska pek cok yeni turle karsilasabileceklerini dusunuyorlar. Ancak yagmur ormani kesiflere bir turlu izin vermiyor. Kendini ve icindeki canlilari oyle bir koruyor ki, kimse adimini atamiyor ormanin derinliklerine. 1979’da, bir grup arastirmaci helikopterden gozlem yaparak kuslardan birinin esrarini cozuyor. Bu kesif, bati basininda cok ilgi goruyor. Ve boylece gerceklesmesi 23 yil suren, diger kesif gezisinin hazirliklari basliyor.

Bu haberle ilgili beni uzen tek konu, gezi sonuclarinin tartisilmasi icin duzenlenen konferansin Japon’yada yapilacak olmasi. Denizleri katleden, kana bulayan Japonya, cevre ile herhangi bir aktiviteye ev sahipligi yapmayi hakketmiyor bence. Yunus ve balina katili Japonya diye kendimi sokaklara atasim, Japon konsoloslugunun camlarina yumurta atasim var. Neyse, sinirimizi bozmayalim, olumlu sonuclara odaklanalim. Japonlar da bir gun o oldurdukleri hayvanlarin meydana getirdikleri bir zincirin parcasi olduklarini, katlettikleri her yunusla, aslinda kendilerinden birseyleri oldurduklerini anlayacaklar diye umalim.

Pek cok turun yokolmayla karsi karsiya oldugu bir donemde, gezegenimizde hala nefes alan, kendini koruyan, hic bilinmeyen turlere ev sahipligi yapan boyle bir ormanin olmasi beni cok heyecanlandiriyor. Bu ormanin yakinlarina dalisa gidiyor olmak ise kalbimi hizla attiriyor...

2010-06-04

Salata karmasasi

Bizim mutfagimiz bence dunyanin en guzel, en zengin mutfaklarindan biri. Cok genis bir kulturel, tarihi ve cografi alt yapisi var. Hersey bir yana, her yemegimiz oyle lezzetli ki, mutfagimizi ovmek icin fazla bahane ve beylik laflar aramaya hic gerek yok.Lezzetin ve cesitliligin disinda bizde bazi mutfaklarda hic olmayan bir sey var ki o da sabah kahvaltisinin icerik olarak diger ogunlerden ayri olmasi. Ozellikle Asya'da kahvaltinin diger ogunlerden bir farki yok, istisnasiz, yapilan herhangi bir yemek sabah, oglen yada aksam yenilebiliyor. Ben ise sabah kalkip, yogurtlu biber dolmasiyla yada zeytinyagli enginarla kahvalti etmeyi dusunemiyorum bile. Kahvalti, baska bir ogunun yerini zaman zaman alabilir ve bu cok mutluluk veren, insanin icini hafifleten bir degisikliktir Turk ailesinde, ancak oglen yada aksam yemeginin kahvaltinin yerini almasi kabul edilemez, akla bile gelmez. Sahsen benim bu konuda en radikal hareketim kahvaltida cilbir yemek olmustur ki, bence o bile bir ogle yada aksam yemegi olmalidir aslinda. Yine de gec kalkilmis, kahvaltinin ogle yemegi saatine sarkmis oldugu bir Pazar sabahinda hosgorulebilir ve hatta bu bir yaz sabahiysa gayet ferahlatici olabilir. Sabah kahvaltisinin vazgecilmezi sogus domates ve salataliktir benim icin. Vaktim ve imkanim varsa bu sogus salata taze nane, biber, zeytinyagi ve kekikle zenginlestirilebilir. Vakit yoksa, ofise kostururken bir domates, bir salatalik alsam peynirimin, zeytinimin yanina o da yeter de artar.

Mutfagimizin en sevdigim kisimlarindan biri de zeytinyagli, soguk yenilen yemeklerimiz. Bu da sanirim Akdeniz ulkeleri disinda pek bilinmeyen bir olgu. Meze, tapas yada sadece zeytinyagli yemek. Rakiyla, sarapla, yogurtla, yada sadece bir bardak su ve tazecik ekmekle yenilen, genelde limonlu, insanin icini ferahlatan soguk yemeklerimiz. Iste bunlara bayiliyorum ben. Genelde hep dolabimda bir cesit zeytinyagli oluyor. Ancak dedim ya, Akdenizliler disinda pek bilen yok, hele Asya'da hic bilen yok, bu kavrami bir turlu anlayamiyor buradakiler. Onlara gore soguk yenen ve sebzelerden yapilan seyler ancak salata olabilir. Sabah yedigim sogus domates de salata, aksam yapilan bol soganli coban salatasi da salata, zeytinyagli barbunya da salata.

Hafta ici gec kalip trafige takilmamak icin evden erkenden cikip kahvaltimi ofiste yapmak gibi bir aliskanligim var senelerdir surup gelen. Ancak yukarida anlattigim sebepten dolayi, evin disinda, ofis cevresinde kahvalti seceneklerim burada cok sinirli. Yolumun ustunden alabilecegim citir simitler, deli gibi yagli ama harika lezzetli sokak pogacalari yok. Bu yuzden her sabah kahvaltimi evden goturmek durumundayim. Kirmizi potukareli bir beslenme cantam var ve her sabah bununla domatesimi, salataligimi, peynirimi, zeytinimi yanimda tasirim. Evimizde calisan bayan beni bir sure izledikten sonra, bir sabah kahvalti cantami benim icin hazirlayarak supriz yaptiginda oyle sevinmistim ki, gozlerim dolmus, kadina sarilip opesim gelmisti. Cok uzun bir sure menu degismedi. Ta ki bir sabah ise gelip, cantadan peynir ve zeytinin yaninda aksamdan kalan bol sarmisakli cacik cikana kadar. Bundan sonra evden cikmadan cantadakileri kontrol etmeye basladim. Bir sabah kucuk plastik kutulardan birinden zeytinyagli barbunya cikti. Ben saskin saskin bakarken, beni izleyen bayan “Salad Miss” dedi. Gulumsedim, tesekkur ettim. Dolaptan bir domates, biraz da yogurt alip barbunyayi oglen yedim. Ancak bayanin kafasi iyice karismisti sanirim. Baska bir sabah da aksamdan kalan coban salatasini buldum cantada. Her sabah beni bekleyen suprizi merakla aciyorum artik.

Tabii diyebilirsiniz ki, e bir zahmet anlatsana kadina neyin ne oldugunu. Simdi ben iki kelimelik Endonezya’camla nasil anlatayim zeytinyaglilarin ve salatalarin Turk mutfagindaki yerini? Aslinda kadin haksiz da sayilmaz ki, kafasini karistiracak sebep cok. Beyaz peynirin kullanimi mesela. Kahvaltinin olmazsa olmazi, patlican kizartmasinin uyumlu arkadasi, omletin ve boregin en onemli ogesi, raki sofrasinin vazgecilmezi, recelin de, salatanin da, makarnanin da, karpuzun da yaninda beni kendimden gecirebilmesi. Kadin hangi kategoriye soksun simdi bunu? Zeytin de, salamura kulturu tursuyla sinirli mutfaklar icin buyuk bir muamma mesela. Zeytini tursu olarak nitelendirip, sabah kahvaltisinda neden zeytin yiyip de, lahana tursunu asla kabul edemedigimizi anlamak cok guc buralilar icin. Amaan, zaten birisinin benim icin kahvalti hazirliyor olmasi bile cok buyuk lutuf, daha ne isteyeyim, otesi simariklik. Tesekkur edip, sukredip aliyorum beslenme cantami. Ne cikarsa bahtima.

2010-06-02

Yaz


Okulların son haftası, yaz yok burada ama adı 'yaz tatili'. Portfolyolar gururla gösteriliyor, yıl sonu gösterileri yapılıyor. Bütün minikler heyecan içinde, neyi beklediklerini bilmiyorlar ama sıradışı, harika birşeyler olacağı düşünceleri içindeler. Kim kalıyor, kim gidiyor konuşmaları yapılıyor. Buralarda expat olmanın bir gerçeği bu, bir gün gidiyor olmak. Minicik kafalarına çok net oturmuş bu kavram. Onlar herşeyi daha net görüyor zaten büyüklerden. Bizler kök salmakla, köklerimizi alıp gitmek arasındaki ilişkiyi henüz anlamamışken, kökler bize mi ait yoksa toprağa mı emin değilken. Brajeshwari çok güzel anlatmış, okuyun.

Ben ise bin parçayım. Yazmayı özledim, okumayı özledim, kocamı özledim. Geçecek biliyorum, yine sakinlik hakim olacak yakında bana, yine keşfedilmemiş denizlere gitmek için yola çıkacağız. İçim susacak, içim içime sığmayacak yakında, biliyorum. Bekliyorum.