2011-03-30

Belgesel Iskencesi


Dijital teknolojinin ilerlemesi, ucuzlayip yayginlasmasi goruntuleme dunyasinda pek cok seyi degistirdi. Fotografcilik acisindan cok iyi oldu bence, cunku fotograf kitaplarindaki temel kurallara uyulup cekilen, birbirinin ayni ama cok guzel fotograflari herkes cekebilir oldu. Herkesin albumunde, facebook profilinde, blogunda son derece estetik, gozumuzu gonlumuzu acan fotograflara rastlar olduk. Altin noktalara objeyi yerlestirip cekilen fotograflar bu kadar hayatimizin icine girince, gorsel olarak one cikan fotograflar yaraticiligin ve farkli yaklasimlarin kullanildigi sanat eserleri olmaya basladi. Ornegin gun batimi fotograflarini fotograf yarismalari kabul etmemeye baslayinca, cok daha degisik seyler dusunup bulmaya basladi fotografcilar. Cok iyi oldu ozetle, bu isi ciddiye alan herkes kendini zorlayip gelistirmek zorunda kaldi. Benim gibi izleyiciler ise birbirinden harika fotograflari daha cok gorur oldu.

Ancak video acisindan ayni seyin gerceklestigini soyleyemeyecegim ne yazik ki. HD goruntuleme teknolojisi kuculup, heryere girdikce belgesellerin kalitesi dustu de dustu. Eline kamerayi alip tatile giden belgesel cekmeye basladi. Aslinda cok guzel bir gelisme, guzel olmayan tarafi HD teknolojisinde cekilmis yapim sikintisi yasayan kanallarin onlerine konulan herseyi, herhangi bir suzgecten gecirmeden yayimlamasi ve bunun sonucunda dogal hayata saygi gosterilmeden cekilmis belgesellerin dolayli yoldan desteklenmesi. Belgesel mafyasi BBC’nin ve Nat Geo’nun yuksek butceli yapimlari degil bahsettiklerim. Bu devler zaten sonsuz kaynaklari ile harika isler cikarmaya devam ediyorlar. Bilim adamlariyla ve isin uzmanlariyla calistiklari icin goruntulerde hayvanlara ve dogal hayata karsi falsolu birsey olmuyor genelde. Arka planda neler oldugu hep tartisilmistir, hatta hepimizin idolu Kaptan Cousteau’nun kopekbaliklarina yaptiklari hala zaman zaman gundeme gelir, ancak ben ekrana baktigimizda gorduklerimizden bahsediyorum.

Bir grup heyecanli genc belgesel cekmeye heveslenmis. Guney Afrika’ya gidip bir tekne kiralamislar. Buyuk beyaz kopekbaligini inceleyeceklermis.Suya olu balik falan atip hayvani cekmeye calisiyorlar, nihayetinde buyuk beyaz geliyor. Buraya kadar guzel. Derken uzun, kocaman bir kanca cikiyor ortaya. Baligi agzindan yakaliyorlar ve buyuk bir mucadele basliyor. Hayvan can derdi icinde kurtulmaya calisiyor, bunlar daha cok asilip hayvani teknenin kenarina baglamaya ugrasiyorlar. Kazanan insan tabii ki. Benim filmim burada koptugu icin nasil bir luzumsuz sebeple hayvana bunca iskencenin yapildigini ogrenemedim.

Hayvanlarin orasina burasina birseyler takilmasina oldum olasi karsiyim. Balinalarin, yunuslarin, kaplumbagalarin, kopekbaliklarinin yuzgeclerine birseyler takip duruyor insanoglu senelerdir. Herbirinin bir amaci var mutlaka da, bunlar ne ise yariyor? Sonucunu gorduk mu? Baliklarin soyunun tukenmesi durdu mu? Populasyonlari artmaya basladi mi? Habire data topluyoruz da, bunlar ne ise yariyor? Gecen sene Sipadan’da daldigimizda pek cok kaplumbaganin zimbalanmis oldugunu gordum. Sordugumda, ne yediklerini tespit etmek icin yurutulen bir calisma icin oldugunu soylediler. Asil bakilmasi gereken kaplumbagalarin degil, insanlarin ne yedikleri. Butun Asya’da her turlu iktidar sorununun cozumu olarak icilen kopekbaligi yuzgeci corbasi ne kadar tuketiliyor diye arastirmali mesela, yada mercanlari yiyip olduren bir cesit denizyildizini yiyen deniz hiyari tuketimine goz atmali. Gozunu kirpmadan yunuslari, balinalari katleden, sadece kendi cevresindeki denizleri degil, butun dunya denizlerini somuren Japonya’yi durdurmali birileri. Dinamitle ve trolle avlanma yasaklarini dunya capinda uygulatmak icin savas vermeli. Birilerinin bir yerine zimba takilacaksa, baliklara degil, insanlarin bogazlarina takilmali acil tarafindan.

Ben hayvanlara karsi siddet iceren goruntuleri belgesel adi altinda izlemek istemiyorum. Saygideger belgesel kanallarinin mafyavari yaklasimlari yuzunden kaliteli belgeselleri dislamalarini, destek vermemelerini kiniyorum.

2011-03-20

Herşey yine birbirine girdi, dünya karmakarışık. Oysa 11 Mart gecesi Kuzey Sulawesi’deki deniz kenarındaki otelde birlikte kaldığımız bir avuç kişinin aklındaki tek şey doğanın gücü karşısındaki küçüklüğümüz ve çaresizliğimizdi. O akşam Libya, Mısır yine gündemdeydi ama konuşulmasının tek sebebi vakit geçirmek, dikkatimizi dalgalardan bir süreliğine olsun uzaklaştırmaktı.

Ertesi gün uçağa bineceğimiz için, öğleden sonra dalışa gidememiştik. Biz de yakındaki köylerden birini görmeye gitmiştik. Arabadan dışarı adım atar atmaz çocukar sarmıştı etrafımızı. Çocukların olduğu heryerden enerji ve hayat fışkırır ya, öyle olmuştu yine. Onların inanılmaz enerjisi ve misafirperver yakınlığı, derme çatma evlerin hayat dolu, parlak renkleri ve önlerini süsleyen rengarenk çiçekler, gözümüzün önündeki bütün fakirliğe rağmen, cennetin bir köşesinde bir yerlerde olduğumuzu hissettirmişti bize.

Tam toparlanıp limanı gezmeye doğru yola çıkacakken, otelde kalmış olan Tunç telefon etti. Japonya’da deprem olduğunu, Kuzey Sulawesi için tsunami alarmı verildiğini ve hemen otele geri dönmemiz gerektiğini söyleyip tam olarak boyutunu anlayamadığımız bir felaketin çok yakınımızda olduğu haberini verdi. Dedim ya, anlamadık tam olarak ne olduğunu. Otele döndüğümüzde hemen internet başına geçti herkes. İşte ancak o zaman anlayabildik nasıl bir felaketin meydana gelmiş olduğunu. Herkes kendince hesaplara girişti, tsumani saatte 800km hız ile ilerlerse saat kaçta bize gelir, yok saatte 900km hızla ilerlerse saat kaçta gelir diye. Eski, yeni bütün fizik, matematik, jeoloji ve coğrafya bilgileri ortaya saçıldı cömertçe. Boğazın arka tarafında kaldığımız için etkisinin az olacağı gibi hurafelerle kendimiz rahatlatmaya çalıştık ancak son sürat boğazdan içeri kaçan tekneler buna pek izin vermedi.

O gece tsunami Kuzey Sulawesi’ye gelmedi. Bizler ise acil durum kaçış planları ve internette haberleri ve tsunami alarmlarını takip arasında uyumaya çalıştık. Gece bir ara dalgaların sesleri değiştiğinde ikimiz birden yataktan fırlayacak kadar uyanıktık. Sabah olduğunda tsunami alarmı Kuzey Sulawesi için kalkmıştı. Ancak deniz yaklaşık 20-30 dakikalık süreler içinde 1-1,5m yükselip alçalıyordu sürekli. Tsunami çok küçük bir şeklide gelmişti. Biz dönüş uçağına binmek üzere çektik gittik. Ailelerinden haber alamayan iki Japon kızla gözlerimiz dolu bir şekilde vedalaştık. Japonya’da acıların artacağının, felaketin gerçek kayıplarının sonradan ortaya çıkacağı gerçeğinin ağırlığı taş gibi yüreğimize çökmüştü ama tehlikeden uzaklaşıyor olmanın bencilce hafifliği galip gelmeye başlamıştı bile.

Herkes sıcak, güvenli kalesinde, evinde şimdi. Japonların kibarlıkları, metanetleri, bizde olsa bilmemneler olurdu lakırdıları, İbrahim Tatlıses, Mısır, tsunami, radyoaktif bulut, nükleer santral, tüpgaz lafları sinek vızıltısı gibi gürültü yapıyor kafamın içinde arka planda.Bütün bu vızıltının üstünde yankılanan tek şey ise ‘seçimlerini dikkatli yap’ uyarısı. Ne demek istediğimi Evren çok güzel anlatmış, buyrun okuyun ve üstünüze düşeni yapın siz de.

2011-03-02

Çıban

Soylenecek cok sey var, yapilmasi gereken daha da cok. Butun dunya devrimin, degisimin icinde. Her ne kadar bazi seyler hic degismeyecek, guc dengeleri bozulmadikca sahnede gorunen yuzden, agizlara calinan birer parmak baldan baska bir degisim olmayacak gibi gelse de bana, degisiyor, donusuyor iste hersey. Uzaktan bakinca bizim ulkemiz de degisiyor, hic istemedigimiz birseye donusuyor istikrarla. Icindeyken, guzel, rahat kavanozunda hayatini surdurmeye devam ederken anlamiyor belki insan. Belki her sabah ugradigi pastahaneden pogacasini alip plazadaki isine gittikce, ogle yemegini her zaman gittigi kafede yedikce, cocugunu her sene oldugu gibi bu sene de ayni ozel okula gonderdikce fazla farketmeyecek onun icin neler oldugu. Sabah gazetesini okuyup ic gecirecek, ancak magazin sayfasina geldiginde unutacak neye ic gecirdigini. Aksam hangi filme gitsem diye sinema matinelerine dalacak. Belki sinema sonrasi Nevizade’de iki kadeh rakidan sonra dusecek dert yuregine. Memlekete seref kaldirilacak ve alkolun etkisi gittiginde, o ic sikintisinin sebebi de unutulup gidecek.

Poposunun kenarinda, bacaga dogru kisimda cikmis bir sivilce icin neler hissediyorsa, bunun icin de ayni seyleri hissedecek hep. Oturmasini, yurumesini engellemediginden ancak gun icinde rahatsizlik verdikce animsayacak. Doktora gidecek kadar ciddi bulmayacak, kendi kendine yokolmasini bekleyecek. Iltihabin gittikce buyudugunden, cibana donusmeye baslayacagindan, her yere yayilacagindan endiselense de birsey yapmayacak. Oysa ki bilecek, sorun ciddilestiginde tedavi olmak cok daha fazla yakacak canini. Yine de hayati fazla etkilenmiyor ya, keyfini kacirmayacak. Hem belki mucize bir krem cikar birgun, surersin, aninda yokolur ciban.. Evet evet, kesin oyle birsey lazimdir bu sorunu cozmeye, en iyisi bu mucize ilaci bekleyecek.

Hak ve hukukun olmadigi, guclunun sozu gecen durumlarda yonetilenler kisiliksizlesiyor. Daha az zarar gorme, belki de hayatta kalma gudusu, kisisel dogrularin onune geciyor dogal olarak. Egitimsiz birakilmak, hayatinin, geleceginin, herseyinin baska birisinin iki dudagi arasinda olmasi, hakkini arayabilecegin adil kurumlarin olmamasi, hem kisilerin kendi adaletlerini aramasini ve elde etmesini toplumsal anlamda hakli kiliyor ve suc oranini daha da artiyor, hem de dusunce ozgurlugunun gelismesini engelliyor. Surekli guclu kalmak isteyen yoneticiler icin essiz bir yontem. Halki cahil birak ve haksiz bir sekilde yonet. Tamam iste, avucunda herkes. Hot dedin mi sinerler, ne istersen yaparsin.

Youtube koskoca iki sene yasakli kalabildi. Dusundukleri ve yazdiklari icin bir suru degerli insan herkesin gozunun onunde tutuklanip susturulabiliyor. Simdi de bloglara erisim engellendi. Sivilce artik pantalonun disindan gorunur hale geldi, bacak gidecek yakinda. Mucize kremin cikacagi falan da yok, e peki ne yapmali?